Invent


Bazı güzel insanlar

Dün bir güzel insan: “Bu adam neden uzun zamandır buraya bir şey yazmamış ki” diye sitem etti bana. Fark ettim ki gerçekten uzun zaman olmuş. Biraz hayıflandım kendi kendime. Daha çok korktum. Zamandan korktum. Nasıl bu kadar hızlı geçtiğinden. En çok yazılarımda ona kızdığımdan dem vurdum. Dün gece çok sevdiğim Cardinal Melon ile muhabbet ettim. Oda kızdı bana. Uğramıyorsun buralara dedi. Hep Beylerbeyi tarafındasın. Oysa sen beni çok severdin. Nen var gülüm?

Çok sevdiğiniz ve mırıldandığınız bir müzik gibi yalnızlık. Ruhunuza işleyen bir tınısı var. Sizin gerçekten kim olduğunuzu bilen ve ne dediğinizi anlayan insanlar olsa bile etrafınızda, o tını içinize işler kalır. Gece mırıldanarak uyanırsınız. Odaklandığın şeyler size geri kalan her şey yokmuş gibi hissettirir. Antidepresan yutmuş gibi devam edersiniz hayata. Her sabah o trene biner, o işe gider, ezbere bildiğiniz şeyleri tekrarlar ve kendinize ait tını ile beraber geri dönersiniz kös kös. Karıncalar gibi içgüdüsel hayatınızı zaman sizin yerinize yaşar. Aman canım sende, sıradanlaştırma, sen böyle diyorsan biz ölelim diyenler çıkar şimdi. Sorunda bu ya: ölüyoruz, haberimiz yok lan!

Dün benim doğum günümdü. Arka arkaya yazılmış gördüğüm ve benim’de en çok kullandığım iki kelime ”güzel insan” oldu. Ne kadar çok güzel insan yazmışım dedim kendi kendime. İşte o güzel insanlardan biri bana sipariş verdi. Dedi ki: lütfen işe giderken kafanı gökyüzüne kaldırmayı unutma. Lütfen sana dayatılan, mecburmuşsun gibi hissettiren tını yerine en sevdiğin şarkıyı mırıldan. Kendini beslemek için illa uzak bir yerlerde bağdaş kurmaya gerek yok. Zaman hızlı evet. Ama gökyüzü yukarıda duruyor. Siteme girdim baktım son yazı 2018, arada taslak taslak üstüne yığılmış kelimeler… Neye kızdım, kilitlendim hayal meyal hatırlıyorum. 

Doğru, Aralık ayında doğdum. Aralık ayını çok severim. Çünkü bazı Aralıklar’dan yeniden doğar insan. Ve o Aralıklara sızan bazı güzel insanlar iyi ki varlar.

(Muammer için)

Devamını Okuyun...


git gel bahar

Bir kış günü boğazdan geçeceksin önce
Kara 5 kala
Ve sabah
Sevmezsen İstanbul’u
En az martılar kadar
İşte o zaman
Git bu şehirden

Bir Aralık sabahı boğazdan geçeceksin önce
Soğuk ama güneşlisinden
Martılar kar tanesi misali
Güneş sırtlarını kaşırken
Denizde keyfe keder 
Sevmezsen yine
Git bu şehirden

Bir başka sabah boğazda
Henüz ay tam küsmemiş
Karanlığa turuncu merhaba demek üzere
Dev bir tankere
Selam durmuş ışıklar
Zaman bulut hızında
Sevemezsen böyleyken
Git bu şehirden

II

Yine bir sabah geçeceksin boğazdan
Dalgaların dayağından yorulmuş yalılar
İçinde yaşanmışlıkları
Aşkları, kavgaları, işgalleri
Ölümün türlüsünü görmüşler
Akıntı güçlü 
Kuleli bekçisi yılların
Nasıl şair olunur 101 gibi
Yine de yok sevemedim dersen
O vakit hiç durma
Git bu şehirden

III

Güneş ile kış meydan muharebesinde
Pus bir örtü gibi serilir kıyılara
Çünkü bahar gelecek
Gelmek zorunda
Bu döngüyü anlıyorsan
Ve hala sevmiyorsan İstanbul’u
Siktir git zaten

 

 

Devamını Okuyun...


Sıradan çaresizlik

Sıradan bir gündü. Yakın bir dostum ki kendisi tanıdığım sıradanlığa en uzak insan: hep sürünün parçası olmaya bir tık kaldı diye uyarıyor. Sıradan kelimesini sevmem ki ben. Sıradan değilim demiyorum. Sevmem diyorum. Öyle işte. Toplantılarım vardı. Benzer söylemler, toplantı masasında karşılıklı hamleler, kendini olduğundan daha özel sanan insanlar falan filan. İçten içe kızıyorum. En çokta kendime. Veri tabanına sorgu atmışım. Bitmek bilmiyor. Hayat devam ediyor. O alttan alttan sorgulamaya devam ediyor. Veri yeterince büyük değil herhalde. Daha yaşamak lazım.

Dedim ya sıradan bir gündü. Ofise gelene kadar. Seviyorum çalıştığım yeri. Masamı, camı, yaptığım işi. En azından önden görünen bu. Aslında sıradanlığa karşı koyma yöntemim olarak seçtiğim şeyi seviyorum. İkinci ailemi oluşturan insanları. Bir kısmı anlamıyor. (Dünkü sofraya selam olsun) Bir arada ve ulaşabileceğim mesafede olmalarını istiyorum. Bazen bencilce. Genç kalmamın ilacı, benim çocuklar onlar. İzliyorum sürekli. Neler oluyor hayatlarında diye. Bence paylaşmadıkça daha çok sıradanlaşıyor hayat. Ve ben diğerleri gibi kendimle meşgulken; sıradan olmayan bir surat gözüme ilişiyor. Yüzünde griler, siyahlar gözyaşlarına eşlik ederken: Ne oldu diyorum? ”Annem” diyor. ”Kayıp, ulaşamıyoruz!”

Sessizlik alıyor sıradanlığı götürüyor. Kalakalıyorum. Konuşmak benim işim. Konuşamıyorum. Çaresizlik uzun zamandır oturma odama gelmemişti, unutmuşum. Benim çocuklardan biri öz annesine ağlıyor. Elleri, bedeni titriyor. Ben toplantı odalarının süpermeni sesimi çıkaramıyorum. Hayat sana arada hatırlatıyor. Sıradan olan günler değil. İnsansan kaderin sıradan çaresizlik.

 

Devamını Okuyun...


Abim

Üsküdara giden bir vapurun köpükleri, babasının kucağında boğum boğum kollarıyla martılara ilk kez simit atan çocuk, 1.44’lük disketlere sığan dünyanın en keyifli saatleri, arka odada Japon menşeili bir teypten çalınan Kayahan şarkıları, uzakları gören yüksek bir balkonun köşesine keyfimin kahyası gibi kurulmuş divanda rüzgarlı sohbetlere tını olan Chris Isaak, her başım sıkıştığında yanında bittiğim, üstelik benim gibi gözlüklü birinin olmasının dayanılmaz hafifliği, sensiz olmanın dayanılmaz ağırlığı.

Ne divanda ne koltukta oturamıyorum o kadar uzun süre. Tıpkı çocukken olduğu gibi yerimde duramıyorum anlayacağın. Ancak yandaki koltukta sen olduğunda uzardı o süreler. Zamana küskünlüğüm bile seninle ilgili galiba. Çitanın peşine düştüğü ceylan gibi delicesine koşturuyorum o günden beri. Hayat pekte karşı durmuyor hani. Gidişattan memnun demek ki. Senin gittiğin 40 lılardayım artık. Herkes her şey değişti biliyor musun? Ben, sanki tüm yaşanmışlıkları bırakıp bir Ege kasabasına yerleşmişim. Biri uzaklardan gelen yabancı diye yaftalamış, hayal ettiği hikayemi bir başkasına anlatmış. Bir pansiyonum var. Tıpkı Hüseyin Demir gibi. Gitgide, farkında bile olmadan benzemişim buralara. Ellerime karşı kaldırımdaki simit fırınının kokusu, zihnime; yatağıma uzandığımda yarı açık pencereden sızan sokakların uğultusu sinmiş. Yeni insanlar ziyaret eder olmuş gönlümün oturma odalarını. Onlar yüzünden alışkanlıklar edinmişim. Dönüp sisli dağların ardında kalana bakmaya çalıştığımda anlıyorum: değişmişim. Sadece İçerenköy’den Göztepe’ye taşındım oysa. Değişmem sanıyordum. Büyümem. Çünkü hep sen vardın. Benden büyüktün ve öyle kalacaktın. Yaş almakla sorunum yok. Ama büyümekten hoşlanmadım. Zaman gölgeliyor eskide olanları. Sararmış resimlerde kalan bakışlarımız, hislerimiz artık yüzüne bile bakmadığımız fotoğraf albümlerinde ömür boyu hapis. Şimdi yüzünde beliren gölgelerin sebebini daha iyi anladığımı düşünüyorum. Belki kızıyorsundur bana: çocukları pek gördüğüm yok. Aslına bakarsan kimseyi görmüyorum. Beni en iyi bilen adam gidince daha da yabanileştim sanırım. Geçen yıllar içinde sana danışmak istediğim, ah abim burada olsaydı dediğim öyle çok an oldu ki. Bir şekilde yanımdasın diye düşünüyorum. Çünkü her şey yolunda gidiyor. Gitmekten keyif aldığım bir işim var. Evlendim Yeliz’le. Sırf bu sebepten evcilleştim sanıyorlar biliyor musun: çok gülüyorum. Gezmeye verdim kendimi. Bilmediğim bir dilin konuşulduğu yerleri seviyorum. Her gittiğim şehirde insanları seyredecek bir meydan buluyorum kendime. Bir süre oturuyorum. Dünyanın düşündüğümüzden daha büyük sırlarla gizli olduğunu hatırlatıyor bana. Sakinliyorum.

Artık her yerde kahve dükkanları var. Yaşlı yaşlı insanlar senin öldüğün yaşa kadar adını bile duymadıkları mocha diye bir şey içmek için sıra bekliyorlar. Çeşit çeşit teknoloji türedi. Kendine tamir edecek, kurcalayacak onca şey bulurdun eminim. Konuşacak bir sürü yeni zamazingo var etrafta. Birlikte çok eğlenebilirdik. Apple’lar uçtu. Bu yazıyı yazdığım makinayı görmen lazım. Kağıt gibi bir ekrandan ibaret. Play Station 4. nesil konsolunu çıkardı. Grafikleri görsen bayılırdın. Kendi paramla aldım 🙂 PS3’ümü tüm oyunlarıyla birlikte Göktuğ’a verdim. Yeni bir tane alabilirdim. Ama almadım. Senin gibi hissetmek için. Zaman hislerimizin bir kısmını alıp götürüyor. Olsun, kendine has tüttürdüğün sigaranın dumanı, külü ciğerimin orta yerinde hep duruyor.

Bir Ağustos ayının sonlarıydı, dedi annem. Tarihi hatırlamıyorum. Hatırlamak istemiyorumdur belki de. Bir telefon konuşması hariç kimseye demedim derdimi. Bilirsin dert benim en eski sırdaşım. Tıpkı senin gibi. Abim! Canım abim, çok özledim be. 

Devamını Okuyun...


SEM’E MEKTUP

Sevgili SEM, bu mektubu sana uzaklardan İyonya’da bir sahil kasabasından yazıyorum. Burada havalar ve deniz çok güzel. Sağlığım iyi. Ama yine de seni özlüyorum.

Bunu okuduğuna göre SEM’li hayatımın onbirinci yılının ilk günü. Dile kolay, dolu dolu geçen tam 10 tane yıl. Bir başka çok sevdiğim yerde, denizde 1000 milden fazla bir yolu henüz tamamlamış olmalıyım. Uzun, zorlu ve keyifli bir yolculuktu. Tıpkı seninle olan yolculuğumuz gibi. Denizdeyken düşünecek vakit oluyor. Gözümün önünden tüm yaşadıklarımızı geçirmeye çalıştım. Ama 1000 mile sığdıramadım. Birlikte ne zorluklar aştık, ne kavgalar, ne oyunlar gördük. Heyecanlı bekleyişlerimiz oldu. Sanki seçerek almışız gibi gemiye doluşan 100 bilmem kaç delinin hayatına dokundun. Evliliklere yol alan aşklar, ayrılıklar, küslükler, barışmalar, büyük dostluklar, içten kardeşim demeler, abiler, ablalar, sırdaşlar, yeni masalar doğurdun.

Biz doğurdukların: başarılı olduk çoğu zaman. Başarısız olduğumuzda oldu. (Nadiren ) Yılmadık, çok çalıştık, bolca okuduk, en çok birbirimizle kavga ettik. İçimizden ajanslar türedi. Yurt dışına ve içine büyük markalara SEM’liler gönderdik. Hepsi ama hepsi önemli katkılar veren, fark edilen insanlar oldular. Harika markalarımız oldu. Çoğunu biz büyüttük. Bazı markaların başarısında ciddi payımız oldu. Kaç toplantı ve sunum yaptık, kaç satır metin yazdık, kaç kampanya yayına aldık tahmin bile edemiyorum. Senin çatın altında bir çok ilki gerçekleştirdik. Yıllarca arkamızda büyük bir abimiz olmadan, herkesten önde koştuk. Türkiye’nin zaman zaman çirkinleşen rekabet şartlarına uymadık. Başkaları ne yapıyor diye düşünmeden inandığımız yolda ilerlemeye çalıştık. Müşterilerimiz, partnerlerimiz yaratmak istediğimiz kültüre hep destek verdi. Büyük kısmı dostumuz oldu. Ben kendi adıma çok kıymetli dostluklar kazandım. Çalışmadığımız zamanlarda bile: dışarıda bizden bahsettiler, önerdiler. En kötü ihtimalle partilerimize uğramaya devam ettiler. Aynı işi yaptığımız farklı ajans çalışanlarından bile destek gördüğümüzü bilirim. Sebebi sadece iyi iş çıkarmamız değildi. Evet çok akıllı insanlarla kesişti yolun. Ama daha önemlisi sadece işinde iyi olmaya çalışan insanlar değillerdi. Büyük kısmı kültürünün parçası olmayı sevdiler. Para için gitmeyenler, gitmek zorunda kaldığı için ağlayanlar, gittiği için aglatanlar, efsanevi ayrılık mailları, arkadaşı için hırsını toprağa gömenler gördük.

Seninle aynı yaştayız biliyorsun. Doğal olarak hayatıma eklediğim insan sayısı diğer her SEM’lilerden fazla oldu. Senden ricam, onlara benim için teşekkür et lütfen. Ama bu satırlara sığdırabileceğim bir minnet duymuyorum, ona göre. Anlatmak istediğim çok daha büyük. Dolayısıyla onların hayatlarına daha çok daha iyi dokunmanın yollarını bulmalısın! Ne yapalım kelimeler bu kadar. Ne demek istediğimi anlayan: uzaktakilere, yakındakilere, kendisini SEM ailesinin bir parçası hisseden tüm dostlarımıza, kardeşlerimize teşekkür ettiğimi iletirsin. Onlarla aynı gemide yolculuk etmiş olmaktan gurur duyduğumu eklemeyi unutma olur mu?

Haydi kal sağlıcakla

aLPiK…=;)

Devamını Okuyun...


Sela

Kar yağar
Her tanesi bir insan
Önce bu şehirlere düşer
Sonra buharlaşır,
Uçup gidersin

Gün olur gözün tüter
Gün olur ruhun çekilir
Gün olur gülümser
Gün biter,
Çekip gidersin

Gitmek istemezsin
Bitsin istemezsin
Bitsin istersin
Bilemezsin

Bir sela okunur
Bazen 3 kişi dinler
Bazen 1000
Göçüp gidersin

Devamını Okuyun...


12 Eylül ey 12 lül 12 lül ey

Üniversitede bir çocuk tanıdım. Dişleri ayrıktı. Yani bir dişi vardı, bir dişi yoktu. Çok iyi anlaştık. Aynı şeylere gülüyorduk. Tanıştıktan bilmem kaç gün sonra sohbet esnasında birden ciddileşti. Alper dedi:

– Bende bir tuhaflık yokmu? 

– Yok

– Lan nasıl yok oğlum. İyi bak!

– E yok

– Yahu benim dişlerim ayrık. 

– Eeee ne olmuş?

– Fark etmedin mi? 

– Ettim

– Neden diye hiç sormadın. Sormayacak mısın?

– I ııh

1980, benim doğumumdan 3 yıl sonra. Bir şeyler olmuş. Bilmiyorum neden? Yaşamadım o yılları. Babam dünyanın en naif adamı, netim. O zamanlar Cerrahpaşa’da eczacı. Yüzü gölgeleniyor. Yaşım 30’lu. İlk kez bahsediyor o günlerden. Hikayenin önemi yok. Ana fikir: kardeş kardeşi kırıyor. Sebep politika, ideoloji. yani aslında sebep yok. Yüzümde benzer gölge, sessiz dinliyorum. Anlamak istiyorum. Anlamıyorum. Anlamlandıramıyorum. Bu vatanın evladı adam diğerini vuruyor. Yıllar sonra öğreniyorum: bizim ayrık dişli Alevi. ?? Yani, bizim ayrık dişli işte. Ben sünniyim. Babam söyledi. Öyle doğmuşum. Lazım birde. Kendi dilimiz var bizim. Ben sadece küfür etmeyi biliyorum. Annem, babam konuşurlar. Dedelerimde. Rize/Fındıklı kütük. Çok güzel yer. Güzel kokar, güzel yağmur yağar. Yeşildir, dağları mis dereleri buz gibidir. Karadır denizi ve taşlıktır kumsalı. Aşık olur insanları, üzülür, kavga eder, ağlar, güler. Bildiğin insan yani. Ayrık dişliyi götürdüm bir gün. Çok sevdi. Bizim köyün orada da ağaçlar var dedi. Yalnız deniz yokmuş. Olsun bizim orada var. Gideriz yine. Haaa tekim ben. Kardeşim yok. 98 – 2015 … 17 senedir ayrık dişli var. Şimdi dişleri yapılı hoş. Parayı bulunca bizim dişçiye inci gibi dizdirdi. Dişçide Arnavut. Yaz onada bir 15 yıl. Onlarsız hayat yok. Dostlarım, kardeşlerim. Dahası da var. Hepsi başka yerlerden. Hepsinin babalarının hikayeleri var. Hepsinin oralarda ağaç var. Ana fikir aynı: korkuyorum benden önce ölürler diye. Yol arkadaşlarım. Ölümden başka gerçek yok. Öldürmenin dayandırılacağı sebep yok. Ölüm varken kardeşlikten başka çare yok. Sene 2015: bunca güzel duygu varken yaşanacak, bu yaşananlar nedir?  Vakit yok. Vakit tükeniyor. Yapmayın lan! Yapmayın! Durun!

Sormayacağım …

 

 

Devamını Okuyun...


Como Gölü Gezisi

Uzun zamandır gittiğim yerleri yazmıyordum. Ama biriktirmediğim anlamına gelmiyor elbete. Como yolculuğumdan öyle keyif aldım ki yazmaya karar verdim. Aslında bir anda karar verip Milano bileti almamızla başlayan bir hikaye Como. İlk başta sadece Milano da vakit geçirmeyi düşünmüştüm. Ama Como Gölü hakkında duyduklarımız ve Milano’ya yakınlığı bizi cezbetti. Ve Como’ya gitmeye karar verdik. 

Milano düz ayak bir şehir. Dolayısıyla büyük katedralin (Duomo) yakınında bulunan otelimizden tren istasyonuna yürümeye karar vermemiz sadece 1o sn sürdü. Ama tabi yakınlık anlayışımız farklı olabilir. Çünkü en az 15 dakikalık yürüme mesafesinde. Cadorna Tren İstasyonu Castello Sforzesco’nun çok yakınında. Biz bineceğimiz tren’i son anda kaçırınca ve bir sonraki 1 saat sonra olunca gidip gezelim bari dedik. İyi ki kaçırmışız. Çünkü ben kaleyi çok beğendim. O gün yüzlerce bisikletlinin katıldığı bir etkinlik vardı. Kimileri çocuklarını bisikletlerinin arkasına koymuş o şekilde bu etkinliğe katılıyordu. Gerçekten çok keyifliydi. Kalenin önünde uzanan alanda sahneler kurulmuştu. Tiyatro gösterileri ve müzik yapılıyordu. Kalenin önünden başlayan bahçeler Napolyon’un şehre girişinin anısına yapılmış Arco Della Pace’e (Barış Takı) kadar uzanıyor. Ortada kocaman bir havuz var. Havuzun önünde güzel manzaraya bakarken bir treni daha kaçırmak üzere olduğumuzu fark ettik ve koştura koştura trene yetiştik.

Devamını Okuyun...


Bi Küçük Eylül Meselesi

Romantik insanlar hayat boyu bir savaşın içinde olur. Aşka inanmadığını iddia eden insanlara karşı gizli bir kanıtlama cephesi kuruludur. Mesela ben, kendimi bildim bileli kelimelerde ekstra bir anlam, şarkılarda fazladan bir hüzün, ağdalı yazılar ve sadece gülümsetme hedefli kurmacalar peşinde koştum durdum. Cephenin romantikler tarafındayım anlayacağınız. Kalabalıkmışız gibi bahsettiğime bakmayın siz. Doğrusu bu cephede her daim yalnızdır insan. Diğerlerini hiç görmezsiniz.

Devamını Okuyun...


Ekmek ve çocuk

Bir akşam işten eve dönerken eşim aradı. “Evde ekmek yok. Alırmısın?” diye sordu. Hiç düşünmeden, “Bir çocuk yapalim artik dedim.” Beklemediği bu cümle karşısında şaşırdı. “Nereden çıktı  şimdi bu? diye sordu. “Arkadaş hep benmi alacağım bu ekmeği. Çocuğumuz olsa ekmek almaya gönderirdik” dedim. Güldük.

Ekmek ve çocuk. Birbiriyle çok alakalı iki anlamlı kelime aslında. Elinde bir ekmekle koşuşturan bir çocuk figürünü gözünüzün önünde canlandırmak zor olmasa gerek. Çocukluk anılarınıza baksanız mesela. Benim çocukluk anılarımın bir parçası önce ilk yaşadığımız mahallenin bakkalı. sonra annemlerin hala oturduğu bir sonraki evimizin karşısındaki fırın. Ekmek almak için koşturmalarım. Çizgi film başlamadan önce yetişme heyecanı falan. Ne yalan söyleyeyim, bazen üşenirdim gitmeye. Ama babam hiç üşenmezdi. Gocunmazdı hiç ekmek almaya gitmekten. Belkide tek cocuk olmanin kayırılma avantajiydi bu. Kiyamazdi çoğu zaman bana. Her ne yapıyorsam dokunmaz. Sessizce çıkardı evden. Bir bakardım elinde ekmekler, gelmiş. Üzülürdüm bir yandan. İstemezdim o gitsin. Ama çokta severdim o anı. “Baba neden bana söylemedin” derdim. Hep gülerdi. Aslında ekmek almaya gitmeyi hep sevdim ben. Özelliklede bekleyen sofraya ekmek yetistirmeyi. Bu arada bayağı ekmek düşkünüydüm. Koca bir somun ekmeği yavan yiyebilirdim. Kim sevmezki ekmeği. Hele birde yeni ciktiysa varya.  Sicak sicak. Eve gidene kadar ucundan kopara kopara yarisini yediğimi bilirim. Annem hep “Yavan yavan ekmeği yeme oğlum” derdi. Gülerdim.

Simdi 37 yasindayim. Bakmayin siz eşime takildigima. Hiç gocunmam ekmek almaya gitmekten. Babamı hatirlatir bana. Sonra sofrayi hazirlayan annem kokar birazda. Çocuklugum gelir aklima. Çocuğum olsaydi; o ders çalışırken, oyun oynarken ne bileyim televizyon seyrederken falan kıyamaz çaktirmadan yine ben giderdim. Herhalde yakalandığım zamanlarda; oda çok sevdiği çizgi filminden ayrılmak istemez, ama benim gitmeme gönlü razıda olmaz. Kenarı ısırılmış ekmekle geri gelirdi. En fazla mahalledeki arkadaşlarına takılırdı belki biraz. Ama gelirdi ulan! 

Hem belki ismi Berkin olurdu… Ya da belki Burak (ek:mart1320:33)

Devamını Okuyun...

Fazla kilolardan mı şikayetçisiniz? O halde neden mide küçültme ameliyatı nı denemiyorsunuz. mide küçültme ameliyatı, zayıflamak isteyenler için kesin bir çözüm sunuyor. Üstelik çok kısa bir süre içersinde hayal ettiğiniz kilolara kavuşabilirsiniz.

Visit also our social profiles:

Scroll to top