Invent

Bi Küçük Eylül Meselesi


Romantik insanlar hayat boyu bir savaşın içinde olur. Aşka inanmadığını iddia eden insanlara karşı gizli bir kanıtlama cephesi kuruludur. Mesela ben, kendimi bildim bileli kelimelerde ekstra bir anlam, şarkılarda fazladan bir hüzün, ağdalı yazılar ve sadece gülümsetme hedefli kurmacalar peşinde koştum durdum. Cephenin romantikler tarafındayım anlayacağınız. Kalabalıkmışız gibi bahsettiğime bakmayın siz. Doğrusu bu cephede her daim yalnızdır insan. Diğerlerini hiç görmezsiniz.

Kendi hüzünbaz adasında yalnız ve özel bir romantik ile bizim gibilere inatmışçasına yaşayan güzel bir kadının hikayesini seyrettim dün akşam. Önyargılı ve biraz da alaycı bir başlangıç yaptığımı söylemeliyim. Daha filmin başında: ”Kesin kız ölür” dedim gülerek. Sonra beni öyle içine aldı ki senaryo. Film bittiğinde kalakalmıştım. Kerem Deren’in diğer yaptığı işlere bakarken buldum kendimi. Üşenmeyip film hakkında yazmak istedim. Ama yorgundum. Yatakta, aklımdan çok sevdiğim dolambaçlı cümle bulma işine giriştim. Hepsini ama hepsini sığdırmalıydım bu yazıya. Not alamadım. Uyuyakalmışım.

Herkes birini hayal eder. O birinin tam tarifi yoktur. Tek bildiğim bir boşluğu dolduracak olmasıdır. İşte kızımız içindeki boşluktan habersiz veya inkar ederek yaşayan, pek bir popüler, güzel, alımlı hem zeki hem de sarışındır. Mutlaka dokunmalıyım hissi uyandıran kızlardan işte. Hayat, ortam, aile, arkadaşlar hepsi ayrı güzel yaşam sürüp giderken Bozcaada’ya düşer yolu. Hayatındaki boşluğu ona anlatmaktan bıkmayacak ”Tek” çıkar karşısına. (Seçilen mekan öyle uygun ki bu hikayeye. Hiç gitmediğim için büyük pişmanım şimdi. O kahvede oturmam şart artık.) Sarışın, bir Tek atayım. Eğlence olur derken Tek’in aslında göründüğünden karmaşık cephesi çekici gelir. Her romantik kendi silahlarını ve kalkanlarını özenle yerleştirir yaşam alanına. Yaşama dair tüm düşünceleri aşkla tamamlanır. Ve göründüğünden hep daha güçlüdür. Bu güç karşısında bizim duygusuz sarışın dayanamaz ve kaybeder savaşı. Ama romantik olmayan insanlar savaş kaybetmeyi sevmezler. Güçlü görünmeyi severler. Ama göründükleri gibi değillerdir. Korkak olurlar. En çokta sorgusuz sualsiz teslimiyetten korkarlar. Bir süre özgürlüğün tadını çıkarır ruhları. Sonra yarattıkları, alışık oldukları cephenin korkalığa çağrısı ağır bastığından olsa gerek: kaçmaya karar verirler.

Bir minibüs hatırlıyorum ben mesela. O zaman halledemediğim bir küçük mesele vardı. Kaçmak kelimesinin tüm ağırlığını yüklenmiş kara ibibikli bir minibüs. Her şeyimi alıp giden. Peşinden el sallayamadığım. Gözümden düşeni sakınmaya çalıştığım ve elimden bir şey gelmeden kalakaldığım o anın imgeleriyle dolu doluyum hala. Tüm silahlar kullanılmış ve tüm kalkanlar indirilmişti çünkü. Karşı tarafın kaçması çok koyar romantiğe. Öylece bakakalırsın peşi sıra. İçinde fırtınalar…

”Bakakalırım giden geminin ardından:

Atamam kendimi denize, dünya güzel:

Serde erkeklik var, ağlayamam.”

Demiş Orhan Veli Kanık . O sahne uzak değil hiç birimize. Bir kaç kelimenin esirgendiği olur korkudan sebep. Sonra Tek gibi atarsın işte kendini denize bazen. Ve film biter.


Bir cevap yazın

Visit also our social profiles:

Scroll to top