Invent

İnsan olmak


Sıradan çaresizlik

Sıradan bir gündü. Yakın bir dostum ki kendisi tanıdığım sıradanlığa en uzak insan: hep sürünün parçası olmaya bir tık kaldı diye uyarıyor. Sıradan kelimesini sevmem ki ben. Sıradan değilim demiyorum. Sevmem diyorum. Öyle işte. Toplantılarım vardı. Benzer söylemler, toplantı masasında karşılıklı hamleler, kendini olduğundan daha özel sanan insanlar falan filan. İçten içe kızıyorum. En çokta kendime. Veri tabanına sorgu atmışım. Bitmek bilmiyor. Hayat devam ediyor. O alttan alttan sorgulamaya devam ediyor. Veri yeterince büyük değil herhalde. Daha yaşamak lazım.

Dedim ya sıradan bir gündü. Ofise gelene kadar. Seviyorum çalıştığım yeri. Masamı, camı, yaptığım işi. En azından önden görünen bu. Aslında sıradanlığa karşı koyma yöntemim olarak seçtiğim şeyi seviyorum. İkinci ailemi oluşturan insanları. Bir kısmı anlamıyor. (Dünkü sofraya selam olsun) Bir arada ve ulaşabileceğim mesafede olmalarını istiyorum. Bazen bencilce. Genç kalmamın ilacı, benim çocuklar onlar. İzliyorum sürekli. Neler oluyor hayatlarında diye. Bence paylaşmadıkça daha çok sıradanlaşıyor hayat. Ve ben diğerleri gibi kendimle meşgulken; sıradan olmayan bir surat gözüme ilişiyor. Yüzünde griler, siyahlar gözyaşlarına eşlik ederken: Ne oldu diyorum? ”Annem” diyor. ”Kayıp, ulaşamıyoruz!”

Sessizlik alıyor sıradanlığı götürüyor. Kalakalıyorum. Konuşmak benim işim. Konuşamıyorum. Çaresizlik uzun zamandır oturma odama gelmemişti, unutmuşum. Benim çocuklardan biri öz annesine ağlıyor. Elleri, bedeni titriyor. Ben toplantı odalarının süpermeni sesimi çıkaramıyorum. Hayat sana arada hatırlatıyor. Sıradan olan günler değil. İnsansan kaderin sıradan çaresizlik.

 


Devamını Okuyun...


Abim

Üsküdara giden bir vapurun köpükleri, babasının kucağında boğum boğum kollarıyla martılara ilk kez simit atan çocuk, 1.44′lük disketlere sığan dünyanın en keyifli saatleri, arka odada Japon menşeili bir teypten çalınan Kayahan şarkıları, uzakları gören yüksek bir balkonun köşesine keyfimin kahyası gibi kurulmuş divanda rüzgarlı sohbetlere tını olan Chris Isaak, her başım sıkıştığında yanında bittiğim, üstelik benim gibi gözlüklü birinin olmasının dayanılmaz hafifliği, sensiz olmanın dayanılmaz ağırlığı.

Ne divanda ne koltukta oturamıyorum o kadar uzun süre. Tıpkı çocukken olduğu gibi yerimde duramıyorum anlayacağın. Ancak yandaki koltukta sen olduğunda uzardı o süreler. Zamana küskünlüğüm bile seninle ilgili galiba. Çitanın peşine düştüğü ceylan gibi delicesine koşturuyorum o günden beri. Hayat pekte karşı durmuyor hani. Gidişattan memnun demek ki. Senin gittiğin 40 lılardayım artık. Herkes her şey değişti biliyor musun? Ben, sanki tüm yaşanmışlıkları bırakıp bir Ege kasabasına yerleşmişim. Biri uzaklardan gelen yabancı diye yaftalamış, hayal ettiği hikayemi bir başkasına anlatmış. Bir pansiyonum var. Tıpkı Hüseyin Demir gibi. Gitgide, farkında bile olmadan benzemişim buralara. Ellerime karşı kaldırımdaki simit fırınının kokusu, zihnime; yatağıma uzandığımda yarı açık pencereden sızan sokakların uğultusu sinmiş. Yeni insanlar ziyaret eder olmuş gönlümün oturma odalarını. Onlar yüzünden alışkanlıklar edinmişim. Dönüp sisli dağların ardında kalana bakmaya çalıştığımda anlıyorum: değişmişim. Sadece İçerenköy’den Göztepe’ye taşındım oysa. Değişmem sanıyordum. Büyümem. Çünkü hep sen vardın. Benden büyüktün ve öyle kalacaktın. Yaş almakla sorunum yok. Ama büyümekten hoşlanmadım. Zaman gölgeliyor eskide olanları. Sararmış resimlerde kalan bakışlarımız, hislerimiz artık yüzüne bile bakmadığımız fotoğraf albümlerinde ömür boyu hapis. Şimdi yüzünde beliren gölgelerin sebebini daha iyi anladığımı düşünüyorum. Belki kızıyorsundur bana: çocukları pek gördüğüm yok. Aslına bakarsan kimseyi görmüyorum. Beni en iyi bilen adam gidince daha da yabanileştim sanırım. Geçen yıllar içinde sana danışmak istediğim, ah abim burada olsaydı dediğim öyle çok an oldu ki. Bir şekilde yanımdasın diye düşünüyorum. Çünkü her şey yolunda gidiyor. Gitmekten keyif aldığım bir işim var. Evlendim Yeliz’le. Sırf bu sebepten evcilleştim sanıyorlar biliyor musun: çok gülüyorum. Gezmeye verdim kendimi. Bilmediğim bir dilin konuşulduğu yerleri seviyorum. Her gittiğim şehirde insanları seyredecek bir meydan buluyorum kendime. Bir süre oturuyorum. Dünyanın düşündüğümüzden daha büyük sırlarla gizli olduğunu hatırlatıyor bana. Sakinliyorum.

Artık her yerde kahve dükkanları var. Yaşlı yaşlı insanlar senin öldüğün yaşa kadar adını bile duymadıkları mocha diye bir şey içmek için sıra bekliyorlar. Çeşit çeşit teknoloji türedi. Kendine tamir edecek, kurcalayacak onca şey bulurdun eminim. Konuşacak bir sürü yeni zamazingo var etrafta. Birlikte çok eğlenebilirdik. Apple’lar uçtu. Bu yazıyı yazdığım makinayı görmen lazım. Kağıt gibi bir ekrandan ibaret. Play Station 4. nesil konsolunu çıkardı. Grafikleri görsen bayılırdın. Kendi paramla aldım :) PS3′ümü tüm oyunlarıyla birlikte Göktuğ’a verdim. Yeni bir tane alabilirdim. Ama almadım. Senin gibi hissetmek için. Zaman hislerimizin bir kısmını alıp götürüyor. Olsun, kendine has tüttürdüğün sigaranın dumanı, külü ciğerimin orta yerinde hep duruyor.

Bir Ağustos ayının sonlarıydı, dedi annem. Tarihi hatırlamıyorum. Hatırlamak istemiyorumdur belki de. Bir telefon konuşması hariç kimseye demedim derdimi. Bilirsin dert benim en eski sırdaşım. Tıpkı senin gibi. Abim! Canım abim, çok özledim be. 

Devamını Okuyun...


SEM’E MEKTUP

Sevgili SEM, bu mektubu sana uzaklardan İyonya’da bir sahil kasabasından yazıyorum. Burada havalar ve deniz çok güzel. Sağlığım iyi. Ama yine de seni özlüyorum.

Bunu okuduğuna göre SEM’li hayatımın onbirinci yılının ilk günü. Dile kolay, dolu dolu geçen tam 10 tane yıl. Bir başka çok sevdiğim yerde, denizde 1000 milden fazla bir yolu henüz tamamlamış olmalıyım. Uzun, zorlu ve keyifli bir yolculuktu. Tıpkı seninle olan yolculuğumuz gibi. Denizdeyken düşünecek vakit oluyor. Gözümün önünden tüm yaşadıklarımızı geçirmeye çalıştım. Ama 1000 mile sığdıramadım. Birlikte ne zorluklar aştık, ne kavgalar, ne oyunlar gördük. Heyecanlı bekleyişlerimiz oldu. Sanki seçerek almışız gibi gemiye doluşan 100 bilmem kaç delinin hayatına dokundun. Evliliklere yol alan aşklar, ayrılıklar, küslükler, barışmalar, büyük dostluklar, içten kardeşim demeler, abiler, ablalar, sırdaşlar, yeni masalar doğurdun.

Biz doğurdukların: başarılı olduk çoğu zaman. Başarısız olduğumuzda oldu. (Nadiren ) Yılmadık, çok çalıştık, bolca okuduk, en çok birbirimizle kavga ettik. İçimizden ajanslar türedi. Yurt dışına ve içine büyük markalara SEM’liler gönderdik. Hepsi ama hepsi önemli katkılar veren, fark edilen insanlar oldular. Harika markalarımız oldu. Çoğunu biz büyüttük. Bazı markaların başarısında ciddi payımız oldu. Kaç toplantı ve sunum yaptık, kaç satır metin yazdık, kaç kampanya yayına aldık tahmin bile edemiyorum. Senin çatın altında bir çok ilki gerçekleştirdik. Yıllarca arkamızda büyük bir abimiz olmadan, herkesten önde koştuk. Türkiye’nin zaman zaman çirkinleşen rekabet şartlarına uymadık. Başkaları ne yapıyor diye düşünmeden inandığımız yolda ilerlemeye çalıştık. Müşterilerimiz, partnerlerimiz yaratmak istediğimiz kültüre hep destek verdi. Büyük kısmı dostumuz oldu. Ben kendi adıma çok kıymetli dostluklar kazandım. Çalışmadığımız zamanlarda bile: dışarıda bizden bahsettiler, önerdiler. En kötü ihtimalle partilerimize uğramaya devam ettiler. Aynı işi yaptığımız farklı ajans çalışanlarından bile destek gördüğümüzü bilirim. Sebebi sadece iyi iş çıkarmamız değildi. Evet çok akıllı insanlarla kesişti yolun. Ama daha önemlisi sadece işinde iyi olmaya çalışan insanlar değillerdi. Büyük kısmı kültürünün parçası olmayı sevdiler. Para için gitmeyenler, gitmek zorunda kaldığı için ağlayanlar, gittiği için aglatanlar, efsanevi ayrılık mailları, arkadaşı için hırsını toprağa gömenler gördük.

Seninle aynı yaştayız biliyorsun. Doğal olarak hayatıma eklediğim insan sayısı diğer her SEM’lilerden fazla oldu. Senden ricam, onlara benim için teşekkür et lütfen. Ama bu satırlara sığdırabileceğim bir minnet duymuyorum, ona göre. Anlatmak istediğim çok daha büyük. Dolayısıyla onların hayatlarına daha çok daha iyi dokunmanın yollarını bulmalısın! Ne yapalım kelimeler bu kadar. Ne demek istediğimi anlayan: uzaktakilere, yakındakilere, kendisini SEM ailesinin bir parçası hisseden tüm dostlarımıza, kardeşlerimize teşekkür ettiğimi iletirsin. Onlarla aynı gemide yolculuk etmiş olmaktan gurur duyduğumu eklemeyi unutma olur mu?

Haydi kal sağlıcakla

aLPiK…=;)

Devamını Okuyun...


12 Eylül ey 12 lül 12 lül ey

Üniversitede bir çocuk tanıdım. Dişleri ayrıktı. Yani bir dişi vardı, bir dişi yoktu. Çok iyi anlaştık. Aynı şeylere gülüyorduk. Tanıştıktan bilmem kaç gün sonra sohbet esnasında birden ciddileşti. Alper dedi:

- Bende bir tuhaflık yokmu? 

- Yok

- Lan nasıl yok oğlum. İyi bak!

- E yok

- Yahu benim dişlerim ayrık. 

- Eeee ne olmuş?

- Fark etmedin mi? 

- Ettim

- Neden diye hiç sormadın. Sormayacak mısın?

- I ııh

1980, benim doğumumdan 3 yıl sonra. Bir şeyler olmuş. Bilmiyorum neden? Yaşamadım o yılları. Babam dünyanın en naif adamı, netim. O zamanlar Cerrahpaşa’da eczacı. Yüzü gölgeleniyor. Yaşım 30′lu. İlk kez bahsediyor o günlerden. Hikayenin önemi yok. Ana fikir: kardeş kardeşi kırıyor. Sebep politika, ideoloji. yani aslında sebep yok. Yüzümde benzer gölge, sessiz dinliyorum. Anlamak istiyorum. Anlamıyorum. Anlamlandıramıyorum. Bu vatanın evladı adam diğerini vuruyor. Yıllar sonra öğreniyorum: bizim ayrık dişli Alevi. ?? Yani, bizim ayrık dişli işte. Ben sünniyim. Babam söyledi. Öyle doğmuşum. Lazım birde. Kendi dilimiz var bizim. Ben sadece küfür etmeyi biliyorum. Annem, babam konuşurlar. Dedelerimde. Rize/Fındıklı kütük. Çok güzel yer. Güzel kokar, güzel yağmur yağar. Yeşildir, dağları mis dereleri buz gibidir. Karadır denizi ve taşlıktır kumsalı. Aşık olur insanları, üzülür, kavga eder, ağlar, güler. Bildiğin insan yani. Ayrık dişliyi götürdüm bir gün. Çok sevdi. Bizim köyün orada da ağaçlar var dedi. Yalnız deniz yokmuş. Olsun bizim orada var. Gideriz yine. Haaa tekim ben. Kardeşim yok. 98 – 2015 … 17 senedir ayrık dişli var. Şimdi dişleri yapılı hoş. Parayı bulunca bizim dişçiye inci gibi dizdirdi. Dişçide Arnavut. Yaz onada bir 15 yıl. Onlarsız hayat yok. Dostlarım, kardeşlerim. Dahası da var. Hepsi başka yerlerden. Hepsinin babalarının hikayeleri var. Hepsinin oralarda ağaç var. Ana fikir aynı: korkuyorum benden önce ölürler diye. Yol arkadaşlarım. Ölümden başka gerçek yok. Öldürmenin dayandırılacağı sebep yok. Ölüm varken kardeşlikten başka çare yok. Sene 2015: bunca güzel duygu varken yaşanacak, bu yaşananlar nedir?  Vakit yok. Vakit tükeniyor. Yapmayın lan! Yapmayın! Durun!

Sormayacağım …

 

 

Devamını Okuyun...


Bi Küçük Eylül Meselesi

Romantik insanlar hayat boyu bir savaşın içinde olur. Aşka inanmadığını iddia eden insanlara karşı gizli bir kanıtlama cephesi kuruludur. Mesela ben, kendimi bildim bileli kelimelerde ekstra bir anlam, şarkılarda fazladan bir hüzün, ağdalı yazılar ve sadece gülümsetme hedefli kurmacalar peşinde koştum durdum. Cephenin romantikler tarafındayım anlayacağınız. Kalabalıkmışız gibi bahsettiğime bakmayın siz. Doğrusu bu cephede her daim yalnızdır insan. Diğerlerini hiç görmezsiniz.

Devamını Okuyun...


Ekmek ve çocuk

Bir akşam işten eve dönerken eşim aradı. “Evde ekmek yok. Alırmısın?” diye sordu. Hiç düşünmeden, “Bir çocuk yapalim artik dedim.” Beklemediği bu cümle karşısında şaşırdı. “Nereden çıktı  şimdi bu? diye sordu. “Arkadaş hep benmi alacağım bu ekmeği. Çocuğumuz olsa ekmek almaya gönderirdik” dedim. Güldük.

Ekmek ve çocuk. Birbiriyle çok alakalı iki anlamlı kelime aslında. Elinde bir ekmekle koşuşturan bir çocuk figürünü gözünüzün önünde canlandırmak zor olmasa gerek. Çocukluk anılarınıza baksanız mesela. Benim çocukluk anılarımın bir parçası önce ilk yaşadığımız mahallenin bakkalı. sonra annemlerin hala oturduğu bir sonraki evimizin karşısındaki fırın. Ekmek almak için koşturmalarım. Çizgi film başlamadan önce yetişme heyecanı falan. Ne yalan söyleyeyim, bazen üşenirdim gitmeye. Ama babam hiç üşenmezdi. Gocunmazdı hiç ekmek almaya gitmekten. Belkide tek cocuk olmanin kayırılma avantajiydi bu. Kiyamazdi çoğu zaman bana. Her ne yapıyorsam dokunmaz. Sessizce çıkardı evden. Bir bakardım elinde ekmekler, gelmiş. Üzülürdüm bir yandan. İstemezdim o gitsin. Ama çokta severdim o anı. “Baba neden bana söylemedin” derdim. Hep gülerdi. Aslında ekmek almaya gitmeyi hep sevdim ben. Özelliklede bekleyen sofraya ekmek yetistirmeyi. Bu arada bayağı ekmek düşkünüydüm. Koca bir somun ekmeği yavan yiyebilirdim. Kim sevmezki ekmeği. Hele birde yeni ciktiysa varya.  Sicak sicak. Eve gidene kadar ucundan kopara kopara yarisini yediğimi bilirim. Annem hep “Yavan yavan ekmeği yeme oğlum” derdi. Gülerdim.

Simdi 37 yasindayim. Bakmayin siz eşime takildigima. Hiç gocunmam ekmek almaya gitmekten. Babamı hatirlatir bana. Sonra sofrayi hazirlayan annem kokar birazda. Çocuklugum gelir aklima. Çocuğum olsaydi; o ders çalışırken, oyun oynarken ne bileyim televizyon seyrederken falan kıyamaz çaktirmadan yine ben giderdim. Herhalde yakalandığım zamanlarda; oda çok sevdiği çizgi filminden ayrılmak istemez, ama benim gitmeme gönlü razıda olmaz. Kenarı ısırılmış ekmekle geri gelirdi. En fazla mahalledeki arkadaşlarına takılırdı belki biraz. Ama gelirdi ulan! 

Hem belki ismi Berkin olurdu… Ya da belki Burak (ek:mart1320:33)

Devamını Okuyun...


Darth Vader anahtarlık oldu birader

 Ucunu ucuna bağlayıp ilmek ilmek kelimeler sıralayasım var. Bir yandanda üşeniyorum. İnsan olmak böyle birşey değilmi zaten. Bir taraf dumanı tüten gemi kaptanı tam yol ileri diye bağırır. Bir taraf iskele babası mübarek durdukça durmak ister sağı solu yosun alır. Bir yan kötü söyler, bir yan iyi. Seçmek zul olur. Kazançlar, kayıplar, hesaplar, hırslar, kafa sesi, vicdan… Sorgulamaktan bıkmayı başaramadığım, her kötü yaşanmışlıkla yeniden içinde kaybolduğum soru: insan nasıl olurda vicdanıyla kafa sesini yenemez?

 İstemekle bitecek gibi değil çünkü. Olmayınca, her ne olacaksa, ya da her ne olacaksan işte, ulan her nerede olacaktıysan, olmayıver be! Olduğun yerde güzelse zaten hayat. Yolda kırdığın, döktüğün, ezdiğin, büktüğün, büküldüğüne değmez. Madem güzeldesin el uzat, yürek yasla daha kötü durumdakine. Ödün vermeden iyilikten, vicdansızlaşmadan yap her ne yapacaksan. Takılmadan vesveseci beynine yaşanabilir. Ben deniyorum ve çokça başarıyorum en azından. Bu sebeple anlamlandıramıyorum düşünceleri siyaha kayanları. Ölümden daha büyük bir gerçekliğin olmadığını referans noktası alarak başladığımda düşünmeye çözülüyor herşey. İnsanlar sağlıklı olduklarında, mutlu olduklarında, işleri yolunda gittiğinde bile fazlasını istiyorlar. Daha fazlasını. Darth Vader zihinlerimize seslenip duruyor gaipten herhalde. Yoksa başka bir açıklaması olamaz. 

 Şu an ülkemizin içinde bulunduğu durumu açıklamak için Darth Vader dışında kullanabileceğim başka bir argümanım yok inanın. Bilen varsa beri gelsin. Kendisi gibi olmayanı kucaklamak ne kadar zor olabilir? Onunda haklarını korumak en az benzer fikirlere sahip olanlar kadar. İyi biri olmak kadar basit aslında. Yaptığı seçimler yön veriyorsa insanın hayatına: vicdanının sesini dinlemek kadar kolay daha iyi bir dünya. Ne masal, ne rüya, ölüm kadar gerçektir iyilik. Etrafınıza bakın, göreceksiniz. Korkmazsanız, gözardı etmezseniz dokunabilirsiniz bile. Tersi durumda cebinde sorular, birgün mutlaka dikilir karşınıza. Şimdi herkes için diğer her şeyi gözardı edip daha iyi olmanın zamanıdır. 

Güç sizinle olsun

Devamını Okuyun...


Leblon


 Bazı alışkanlıklarıma dair zoraki değişiklikleri sevmem ben. Ritüellerin adamıyım desek pek yanlış olmaz. Güzel bir peynir tabağı yanında hep aynı kırmızı şarap gibi mesela. Gece insanıyım aynı zamanda. Güzel müzik, güzel mekan, gülen, dans eden insanlar olsun etrafta değmeyin keyfime. Uzun bir süredir güzel gecenin yanına da hep Leblon’u ekler-(d)-im.

 Mekan ilk değişikliğe uğradığında gıcık olmuştum. Hatırlıyorum. Şimdi tadım mekanı gibi olan dj kabinin hemen yanından girilen küçük odanın eski halini hatırlayanlar vardır. Odanın en ucunda pencere kenarı sokağa bakan bir masa vardı. İşte o masa benim ritüelimdi. Uzun bir dönem neredeyse her cuma akşamı işten çıkıp tek başıma çok sevdiğim Asmalımescit’e yollanır. Leblon’da cam kenarına kurulur şarabımı yudumlayarak başlardım geceye. Sonra insanlar gelip giderdi yanıma. Leblon müdavimleri düşerdi bir bir. Aslında ortak arkadaşlarımız olmasına rağmen ilk orada tanıştım Arda’yla. Sonrada dev adam İsmet’le (Forza fındık shot kardeşliği). O kadar sık gider olmuştum ki tüm ekiple arkadaş olduk. Batuhan’ın gelişimini an be an izledim mesela. Çalışan, mekana emek veren herkesi gözümün önünden geçirebiliyorum şu an. Öyle çok vakit geçirdim ki mekanın gayri resmi pr elemanı haline geldim bir ara. Hatta insanlar özellikle filmden sonra rezervasyon yaptıramadıklarında beni arıyorlardı. Başka yerlere gitsem bile mutlaka yolumu Leblon’dan geçiriyordum. Hatırlarmısınız bilmem Cheers diye bir dizi vardı. İşte ”Herkesin adınızı bildiği yer ” benim için Leblon’du. 

 Dostlarımı götürdüm oraya, sarhoş oldum, partiler verdim, en sevdiğim insanlarla kadeh kaldırdım, deli gibi dans ettim. Aşklar gördüm, kavgalarda. Bir gün bir shot’ı çok beğendim. Şişeyle istedim. Adı kırmızılı içki kaldı. Kimi zaman gecenin yarısı tek başıma gittim. Kapanana kadar başında bekledim. Müthiş anılar sığdırdım o mekana ben. Kocaman gülümsemeli bir dost kazandım. Arda’nın veda yazısını okuyunca: gözlerim doldu. Sanki bir arkadaşımı kaybediyormuşum gibi hissettim. Yarın akşam orada olacağım. Yanlış anlaşılmasın veda etmek için değil. Anılarıma müthiş bir gece daha eklemek ve teşekkür etmek için.

nE DE oLsa aLPik’in dönüp doLaşıp geleCeği yer Leblon’dur.

 alpik 31.01.2014

 

 

Devamını Okuyun...


Arabada

Birlikte ölmek yakisir bize
Misal Bodrum’da bir arabada
Torba’dan Yalikavağa giderken

Ne sen bak ardımdan 
Ne ben 
Gözyaşı yok
Ayrılık yok
Öyle güzeliz ki biz 
Gideceksekte beraber
Kalacaksakta

Bodrum’da mesela
En sevdiğin yerde
Birlikte ölmek yakışır bize

(18082013)

Devamını Okuyun...


Yani

Farkında olmadan geçiyor zaman. Yetişmek mümkün değil zaten. Ama insan etrafında hasıl olan güzel şeyleri bile kaçırıyor ya hani. Güzel insanları es geçiyor bazen. Oradan geçiyorlar oysa. Tamda yolumuzun üstünden. Görmek yetmiyor. Durup kulak vermek gerekiyor. Kimdir? Neyin savaşını vermektedir diye. Sadece görüntüye kilitli beyinlerimiz yanıltıyor bizi. Tıpkı dizi filmin birinde oynayan bir adamdan ibaret sandığım Fırat Tanış gibi.

Bir komedi dizisindeki karakterden ibaretti benim için aslında Fırat Tanış. Hatta ismini bile bilmiyordum. Öğrenme gereği hissetmiyordum. Bilgisayarımla haşır neşirken ses çıkarsın diye açtığım televizyonun bir köşesinde bir adamdı sadece. Sonra birgün acayip bir yorgunluğu yüklenmiş bir ses işittim. Arkadaşımın bilgisayarından yükselen bu sese kulak kabartmak zorunda hissettim:

Geçtiğimiz yolları arıyor gözüm yine

Sanırım şehir uzakta kalıyor

Ellerimi uzatsam tutmak isterim günü

Ama güneş her gece tepemde doğuyor

Yani diye devam ediyordu. O kadar puslu, o kadar keyifliydiki sesini açmasını istedim arkadaşımdan. Sonra kimdi bu diye sordum. İsmini söyledi. Gel bak dedi. Gözlerime inanamadım. O televizyon dizisindeki adamdı. Sonra araştırdım. Neler yapmış diye. Şaşırdım tabi. Şimdi durup durup dinliyorum. Çokta saygı duyuyorum. Vay be falan diyorum.

Switch diye bir klüp vardı eskiden. Bilenler bilir. Hani şu Muammer Karaca Çıkmazındaydı. Devamlı gittiğim bir yerdi eskiden. Devamlı gitmek kapıyı tanımak demekti. Ve belki işletmeyide. Birgün bir arkadaşım gidiyor oraya. Kılığı kıyafeti pek süslü olmaz onun. Biraz tıfıl bir tiptir. Evet yakışıklı falan değildir. Ama müziği iyi bilir. Nota bilgisi çok iyidir. Müzik yapar, şarkı yaratır. Çok özel bir yeteneğe sahiptir ve dünyanın en iyi insanlarından biridir. Sevdiği DJ’i dinlemeye gittiği o gece almamışlar onu içeriye. Tipini beğenmemişler kapıdaki müzikten zerre anlamayan arkadaşlar. Geri çevirmişler. Derdini anlatamamış. Bize ulaşamamış. Ve evine dönmek zorunda kalmış.

Çok kızmıştım o gece. Üzülmüştümde. Arkadaşımın hayranı olduğu DJ bir daha asla Türkiye’de çalmadı. Zaten o mekanda kapandı :( Hepimiz bodyguard’lar gibiyiz aslında. Kapımıza kadar gelen güzel insanları fark etmeden, garip yargılarla uzaklaştırıyoruz. Önyargılıyız. Görünüşlere takılıyoruz. Giydikleriyle insanları yargılayanlar bile var. Giydikleriyle kendini yargılayan kadar kötü değiller aslında. Sakalımı kesmediğim zaman daha az ikna edici olduğuma kim karar veriyor.? Tişörtle gittiğim bir toplantıda  gömlekle gittiğimden daha az fayda yaratacağıma inanan kim? Ceket giydiğim zaman neden daha fazla saygı görmeliyim ki? Ne kadar saçma! Toplantıda saatimin markasına bakan adam tipinin ayrıca hastasıyım. Bilmemne üniversiteliler, hede hödö kolejliler, kıçından puantiyeliler, biz bilmem kimler diye uzayıp giden sınıflandırmalar dünyasını hiç sevmiyorum.

Müzikten zerre anlamayanlar derken bile sınıflandırıyorum aslında. Ama ben hiç sınıflandırmıyorum iddiasında değilim zaten. Deniyorum sadece. Sizde daha çok deneyin bence. Kulak kabartmaktan yüksünmeyin. Kim bilir belkide karşınızdaki göründüğünden çok daha fazla hak ediyordur değer görmeyi? Belki hayatınız değişir o gün. Belli mi olur YANİ

 

Devamını Okuyun...

Visit also our social profiles:

Scroll to top