Invent

Nereye gideyim? Ne yiyeyim?


Como Gölü Gezisi

Uzun zamandır gittiğim yerleri yazmıyordum. Ama biriktirmediğim anlamına gelmiyor elbete. Como yolculuğumdan öyle keyif aldım ki yazmaya karar verdim. Aslında bir anda karar verip Milano bileti almamızla başlayan bir hikaye Como. İlk başta sadece Milano da vakit geçirmeyi düşünmüştüm. Ama Como Gölü hakkında duyduklarımız ve Milano’ya yakınlığı bizi cezbetti. Ve Como’ya gitmeye karar verdik. 

Milano düz ayak bir şehir. Dolayısıyla büyük katedralin (Duomo) yakınında bulunan otelimizden tren istasyonuna yürümeye karar vermemiz sadece 1o sn sürdü. Ama tabi yakınlık anlayışımız farklı olabilir. Çünkü en az 15 dakikalık yürüme mesafesinde. Cadorna Tren İstasyonu Castello Sforzesco’nun çok yakınında. Biz bineceğimiz tren’i son anda kaçırınca ve bir sonraki 1 saat sonra olunca gidip gezelim bari dedik. İyi ki kaçırmışız. Çünkü ben kaleyi çok beğendim. O gün yüzlerce bisikletlinin katıldığı bir etkinlik vardı. Kimileri çocuklarını bisikletlerinin arkasına koymuş o şekilde bu etkinliğe katılıyordu. Gerçekten çok keyifliydi. Kalenin önünde uzanan alanda sahneler kurulmuştu. Tiyatro gösterileri ve müzik yapılıyordu. Kalenin önünden başlayan bahçeler Napolyon’un şehre girişinin anısına yapılmış Arco Della Pace’e (Barış Takı) kadar uzanıyor. Ortada kocaman bir havuz var. Havuzun önünde güzel manzaraya bakarken bir treni daha kaçırmak üzere olduğumuzu fark ettik ve koştura koştura trene yetiştik.


Devamını Okuyun...


Fortnum & Mason’da Scone – Londra

Giresun’lu Yakup adında bir çocukluk arkadaşım var. Bizim Yakup çok nazik adamdır. Hatta bizim arkadaş grubu içerisinde en normal adam odur. Ama ne yazık ki bir bağımlılığı var. Çay! Misal bize geldiğinde kapıdan girince ilk lafı merhaba yerine çay var mı diye sormak olur. Yoksa zaten mutfağa girip kendisi demler. Mümkün olabilirse gidene kadar içmeye devam eder. Eminim ingilizler Yakup’u tanısalardı heykelini falan dikerlerdi. Hemde tam Fortnum & Mason’ın içine.

Biz Türkler çayı çok fazla tüketiyoruz. Hatta bir araştırmaya göre İngilizler’i geçmiş durumdayız. İngilizler çay üretimi konusunda bizden çok daha geride olmalarına  rağmen 18. yy’dan beri kişi başına en çok çay tüketilen ülke durumundaydılar. Sanırım son iki yılda Yakup sayesinde arayı kapattık ve geçtik. Ama hala bu adamlar çayı çok seviyorlar. Çay mağazaları adını verdikleri yerler var. Ve Fortnum & Mason bunların en ünlülerinden biri.

Daha önce Londra’da yaşamış olan arkadaşım Çiğdem mutlaka Piccadily üzerinde bulunan bu çay mağazasına uğrayıp, çay salonunda scone yememizi önermişti. Öylesine dolandığımız bir akşam üstü Fortnum & Mason’ı karşımıda bulunca, hemen kendimizi içeriye attık. İçeriye girdiğimizde beklediğimizden çok daha büyük ve güzel bir mağaza ile karşılaştık. Her yer raflarla doluydu. Raflarda sadece çay değil, çayla birlikte tüketebilecek her şey ve çayı içmek için kullanabileceğiniz her türlü malzeme satılıyordu. Kocaman avizeler, tavana asılmış süsleri, heykelleri, raflardaki şekerlemeleri, kurabiyeleri aydınlatıyor, rengarenk ışıl ışıl ortam sizi birşeyler almaya itiyordu. Kendimize hakim olmayı deneyerek bu harika binayı gezmeye karar verdik. Çünkü 1707′de hizmete açılmış bu bina gerçekten müthiş bir görselliğe sahip. Bina tamamen işletmeye ait ve giriş katı dahil olmak üzere her katta restoranlar var. Restoranların her birinin dekorasyonu gerçekten görmeye değer. Özellikle 4. katta bulunan The Diamond Jubilee Tea Salon ‘a mutlaka çıkın derim.

Elbette giriş katında olduğu gibi diğer katlarda alışverişe devam etme şansınız mevcut. Ama biz yapılacaklar listemizde olan çay içip scone yeme eylemini gerçekleştirme arzusu ile direkt olarak giriş katına indik. Kendimizi The Gallery adlı restoran’a attık. Bu restoran 2012 yılında www.opentable.com adlı site tarafından Diners’ Choice ödülü verilen günün farklı zamanlarında farklı menüler sunan bir yer. Tabi bir de Gallery tea menüsü var. Ve scone bu menüde bulunuyor. Hedef belli olduğu için çok zorlanmadan scone siparişini verdik. Tabi içinde farklı bir demlik çay sipariş etmemek mantıklı olmazdı. Adetleri gereği çayın yanında mutlaka süt getiriyorlar. Çaya süt karıştırarak ve kupayla içiyorlar. İçeri girerken gözüme kestirdiğim tatlılardan (çikolata varsa bende varım) istemeyi ihmal etmedim elbette. Ve Londra’da scone ile 5 çayı şehir efsanesini gerçekleştirmiş olduk. Tabakta iki tane scone, krema ve çilekli marmelat ile birlikte geliyor. Neymiş bu scone arkadaş diyenler için anlatmayı deneyeceğim. Ama yemeden tadını anlamak pek mümkün olmayacak herhalde. Sanki KFC’de verilen tekerleğe benzeyen ekmek gibi. Ama tam olarak ekmek değil. Kurabiye ile kek arası birşey desem belki anlarsınız. Yani umarım.

Hoş Fortnum & Mason’a uğramak için bizim gibi scone bahanesine ihtiyacınız yok. Çünkü tatlılar enfes. Ayrıca restoranlarında her damağa uygun yemek ve içki bulabilmek mümkün. Mekanın aslında mağaza ve hediyelik bir şeyler almak için ideal bir yer olduğunu unutmayın. Çıkarken dayanamayıp aldığım yukarıda gördüğünüz süslü kutuda satılan bitter çikolatalı kurabiyelerden bir koli almadığım için o kadar pişmanım ki… Neyse yolumuz Londra’a bir kez daha düşecek gibi nasılsa. Yakup’un içini rahatlatarak yazımı bitirmek istiyorum. Bir ince belli değil kardeşim :)

Fortnum & Mason plc
181 Piccadilly
London
United Kingdom
W1A 1ER

Phone: 0845 300 1707
FAX: 0207 437 3278

http://www.fortnumandmason.com

 

 

Devamını Okuyun...


Spitzingsee = Huzur

 Bazen gitmek ister ya insan hani. Sadece bulunduğu yerden uzağa. Gürültüden, kalabalıktan, işten güçten herkesten gitmek. Dönmecesine ama. Gitmek için gitmek. Biraz nefes, biraz daha az ses. Münih uçağına binerken iş konuşulacak üç gün ve yine bir büyük şehir vardı planda. Ancak indiğim zaman öğrendim ki kalacağımız otel şehrin içinde değilmiş. Hatta dağın tepesinde bir yerdeymiş dediler. İsmini sorduğumda hala telafuz etmekte zorlandığım şu kelimeyi söyledi bizi oraya götürecek olan taksici : Spitzingsee

Devamını Okuyun...


Ben’s Cookies – Londra

Cookie denilen şeyin ilk olarak müslümanlar tarafından avrupaya götürüldüğünü ve avrupalıların cookie yapmayı müslümanlardan öğrendiğini biliyor muydunuz? Çok seyahat eden toplumlarda uzun süre dayanabildiği için çok önemli bir besin maddesiymiş cookie. Diğer adıyla bisküvinin tarihi 7. yüzyıl’a kadar dayanıyor anlayacağınız. O kadar uzak geçmişe gitmeye gerek yok tabi. Çünkü biz şekerin kullanılmaya başlanmasından, hatta içine çikolata doldurmayı akıl ettikleri (kimse o muhterem artık) zamandan sonraki cookie lerden bahsedeceğiz.

Devamını Okuyun...


Notting Hill – Londra

Londra aslında filmlerden aşina olduğumuz doğal bir set. Amerika’dan sonra en fazla film çekilen şehir aynı zamanda. Batman Begins, V for Vendetta, 28 Days Later gibi filmleri hatırlarsınız herhalde. Londra sokakları filmler için yapılmış gibi. Trainspotting filminin arka planı tamamen Londra simgeleri ile doludur mesela. Sonra beni derinden etkilemeyi başarmış Closer’da burada çekilmiştir. Bu filmlerin çoğunda Londra’nın karanlık atmosferini hissedersiniz. Ama bu şehrin tüm filmleri kasvetli değil elbette. Bazıları en iyi romantik komedileri İngilizler çeker demekten çekinmezler. Düşünüyorumda  doğru galiba. Her ne kadar Londra’da çekilen aşk filmleri içinde Bridget Jones Diary en iyisi gibi gösterilse de benim için hep Hugh Grant ve Julia Roberts’lı Notting Hill (1999) olmuştur.

Devamını Okuyun...


Busaba Eathai Thai Restaurant – Londra

Demirhan adında kara bir çocuk tanıyorum. Hani derler ya ben onun kısa pantolonlu halini bilirim diye. İşte ben Demirhan’ı o hallerini biliyorum. E şimdi bu kadar uzun zamandır tanıdığınız bir adam ve güzel sevgilisi Dido mutlaka şurda yemelisiniz diye bir yer önerisinde bulununca insanın riayet edesi geliyor. Yahu adam Adanalı ne anlar Thai yemeğinden diye düşünmedim değil. Ama uzun zamandır Londra’da yaşayan sevgili dostum Ceren’de mutlaka deneyin deyince Busaba aramaya başladık tabi.

Devamını Okuyun...


Londra’da 5 gün

Görebileceğim herşeyi gördüm demek için çok erken. Sadece beş gün sokaklarındaydım. Diğer avrupa şehirlerinden farklı Londra. Birşey var anlamadığım. İnsanı çeken birşey. Bu şehirde daha önce yaşayan tüm arkadaşlarımın özlemle bahsetmelerine hiç anlam verememiştim oysa. Gözümün önüne hep gürültücü bol dövmeli insanlar, devamlı yağmur yağan kasvetli bir şehir geliyordu. Hatta gitmemek için bayağı mızıkçılık yaptım. Ama iyi ki ikna etmişler beni.

Devamını Okuyun...


Orfoz – Bodrum’da bir lezzet fabrikası

Hani o yokuştan inerken görürsün ya Halikarnas Balıkçısı’nın şiirini: için bir cız eder. Hep Bodrum hikayeleri dinlersin arkadaşlarından. Aşklar anlatılır, huzur anlatılır şarkılarda. MFÖ doğallığından mıdır bilmem “Nasıl anlatsam” diye dilinize dolanır puslu bir şarkı. Güzel anılar lazımsa Bodrum’a gidilir. En güzel sohbetler orada yapılır dostlarla. Ve en güzel sofralar orada kurulur…

Devamını Okuyun...


Shake Shack (Danny Meyer’in burger cenneti)

 Fast Food sevmem yemem diyenlere inanasım gelmiyor. En sağlıklı yemek tüketen insanlar bile mutlaka hayatının bir yerinde hamburger molası verir. Amerika’da özelikle hızlı yaşayan insanların şehri New York’ta yemek mecburen hızlı. Adamlar devamlı olarak hızlı yemek tüketimi içindeler. E tabi yeme içme dünyasının duayenleri güzel ışıltılı pahallı restoranlarının yanına fast food zincirleri’de eklemek zorunda hissetmişler kendilerini. DannyMeyer’de bunlardan biri. Şehirde açtığı bütün restoranlar çok beğenilmiş. Ama o bununla yetinmemiş ve Shake Shack’i yaratmış.

Devamını Okuyun...


Santiago de Cuba

Havana’dan bindiğimiz uçak dışarından da yeterince felaket görünüyordu zaten. Ama içine girdiğimizde gerçekten bu uçağın havalanıp yeniden yere ineceğine dair duyduğumuz endişe bir hayli artmıştı. Kargo uçaklarındaki gibi kıç tarafından bindik uçağa. Oturduğum koltuğun hemen altından sol taraftan gelen tıııısss sesi ve ardından diskolardaki sis makinalarından çıkanlara benzeyen bir duman çıkması bizi bizden aldı Dünyayı kurtaran adam filmine ışınladı. Uçakta dönen muhabbeti az çok gözünüzde canlandırabilirsiniz herhalde. Koltuklarıyla sevgili olan insanlar ve ne zaman düşeriz acaba muhabbetleri arasından sıyrılan muhtemelen soğuk savaş sırasında Ruslar’dan alınmış uçağımız Santiago’ya indi.

Devamını Okuyun...

Visit also our social profiles:

Scroll to top