Invent

Notting Hill – Londra


Londra aslında filmlerden aşina olduğumuz doğal bir set. Amerika’dan sonra en fazla film çekilen şehir aynı zamanda. Batman Begins, V for Vendetta, 28 Days Later gibi filmleri hatırlarsınız herhalde. Londra sokakları filmler için yapılmış gibi. Trainspotting filminin arka planı tamamen Londra simgeleri ile doludur mesela. Sonra beni derinden etkilemeyi başarmış Closer’da burada çekilmiştir. Bu filmlerin çoğunda Londra’nın karanlık atmosferini hissedersiniz. Ama bu şehrin tüm filmleri kasvetli değil elbette. Bazıları en iyi romantik komedileri İngilizler çeker demekten çekinmezler. Düşünüyorumda  doğru galiba. Her ne kadar Londra’da çekilen aşk filmleri içinde Bridget Jones Diary en iyisi gibi gösterilse de benim için hep Hugh Grant ve Julia Roberts’lı Notting Hill (1999) olmuştur.

Filmi hatırlarsınız: herşey ünlü bir film yıldızı olan Anna Scott’ın (Julia Roberts) nefes almak için geldiği Notting Hill’de kendi halinde yaşayan, kitap dükkanı (The Travel Bookhop) işleten sıradan bir adam olan William  Thacker’la (Hugh Grant) yaşadıkları aşkı anlatır. Elbette her aşk filminde olduğu gibi tesadüfler, yanlış anlaşılmalar, sevimli insanlar, sıcak gülümsemeler ve insanın kalbine hitap eden sıcacık sahneler vardır. Londra’ya giderken zihnimle gönlüm bu sahnelerin yaşandığı yerleri görmek üzerine anlaşmayı imzalamıştı zaten. Bizde güneşli bir günde Notting Hill’e doğru yola koyulduk. Londra ile ilgili ilk yazımda Oxford Circus istasyonunu referans noktası olarak kullanacağımı söylemiştim. Oxford Circus durağından Tube (Central line) kullanarak batıya doğru giderseniz 6. durak Notting Hill Gate’te inebilirsiniz. Veya 390 numaralı otobüsle harika Hyde Park manzaralı bir yolculukla yine aynı durağa ulaşabilirsiniz. Önerim ana caddenin kalabalığından hemen kurtulmanız olacaktır. Ne de olsa buraya nefes almaya geldik değilmi?

Notting Hill, filmden sonra çok daha ünlü olmuş. İnsanlar filmde gördüğü yerleri gezmeye geliyorlar. Hani bizde bir ara özellikle hanımlarda Asmalı Konağı ziyaret etme hadisesi vardı. Kapadokya turunun bir parçası ve pazarlama aracı haline gelmişti o konak. Aynı durum Notting Hill içinde geçerli. İnsanlar The Travel Bookshop’u , Hugh Grant’in yaşadığı evi, filmin karelerinde yer alan diğer mekanları görmeye geliyorlarmış. Tabi şimdilerde bu durum seyrekleşmiş. Yine de ününü koruduğu bir gerçek. Benim esas derdim objeler ve mekanlardan öte filmden aldığım sıcaklıktı. İşte bu sıcaklığı yaşamak için Portobello Road’un ucundan adımımı attım. Başka filmlere’de set olmuş bu cadde boyunca yürümeye başladığınız ilk dakikalarda size sadece çoğu üç veya dört katlı tipik ingiliz evleri eşlik ediyor. Daha sonra antikacılar dolduruyor sağı solu. İlerledikçe kendinizi kafelerle , barlarla, çeşitli dükkanlarla ve seyyar tezgahlarla bezenmiş bir pazarın içinde buluyorsunuz. Buraya cumartesi günü gelirseniz ciddi bir kalabalıkla boğuşmak zorunda kalabilirsiniz. Ama benim gibi hafta içi ve öğlene doğru bir zaman dilimini tercih ederseniz huzurla kol kola yürüyebilirsiniz. Portobello Road gerçekten ününü hakeden bir yer. Hafta içi bile renkli ve curcunalı. Bazı insanlar tezgahlarını açmışlar özellikle Colville Terrace ve Elgin Street’in kesişiminden sonra curcuna artıyor. O bölgede meyve tezgahlarıda karşımıza çıkmaya başlıyor. Tahmin ettiğim kadarıyla Cumartesi günleri burada binlerce stand kuruluyor olmalı. Biraz daha devam ederseniz Electric Cinema’yı solda görebilirsiniz. Bu sinema Londra’nın en eski sinema salonuymuş meğer. Bu arada Notting Hill Carnival adı altında her sene bu bölgede bir karnaval oluyor. Ama inanın huzurla bir alakası yok.

Nerede bu Hugh Grant’in filmdeki evi diyenler için Portobello’yu bitirip sola dönmelerini öneririm. Yanlız tam dönerken biriyle çarpışıp birinizin elindeki kahve diğerinin üstüne falan dökülürse sorumluluk kabul etmem. 280 Westburn Parkway’i bulursanız ev tanıdık gelebilir. Aslında tüm evler tanıdık gelebilir. Çünkü bu evlerin hepsi aynı. Bu arada kapı filmdekinden farklı olarak artık siyah. Cat Stevens’ın şarkı yazdığı, George Orwell’in burada otururken kitap yazdığı bir yer Notting Hill. Bakmayın siz bir caddeye ve filme takıldığıma. Yine her zaman önerdiğim gibi kaybolun gitsin işte. Pembridge’te harika villalar arasında yürüyün mesela. Sizi Westbourne Grove’a götürecek. Burası bir butik cenneti. Mağaza sahipleri kendi tasarımlarını satıyorlar genelde. Çok ucuz diyemeyeceğim. Ama burada pazarlık yapılabiliyor en azından. Çok dolaşacak vaktiniz olursa Rosmead bahçelerini de keşfedersiniz belki.

Ne zaman yeni yerler görsem ve sevsem. Bir farklı yaşıyorum o yerleri. Sanki orada yaşıyormuşum gibi hissetmeye çalışıyorum. Sanki duvarlar nefes alıyormuş gibi. Gözlemleyecek o kadar çok şey oluyor ki. Ne kadar farklı yaşamlar olduğunu gezmeden anlayamıyor insan. Benim için filmle bu kadar özdeşmiş bir yerde yürümek gerçekten çok keyifliydi. Hani William, Anna gittikten sonra Portobello’da tezgahların arasında yürür. Mevsimler geçer o yürümeye devam eder. Bende yürüdüm arkadaş. Aynısı olmadı ama. Mevsimler değişmedi. ceketim yoktu zaten. Birde şarkıyı ben söylüyordum. Bir sonraki sefer kulaklığımla gideceğim. O zaman Bill Withers eşlik edecek bana Ain’t No Sunshine ile … Bakalım olacakmı?

Huzurla kalın (Bu filmin soundtrack albümünü edinin. Kış geliyor)


Bir cevap yazın

Visit also our social profiles:

Scroll to top