Invent


Leblon


 Bazı alışkanlıklarıma dair zoraki değişiklikleri sevmem ben. Ritüellerin adamıyım desek pek yanlış olmaz. Güzel bir peynir tabağı yanında hep aynı kırmızı şarap gibi mesela. Gece insanıyım aynı zamanda. Güzel müzik, güzel mekan, gülen, dans eden insanlar olsun etrafta değmeyin keyfime. Uzun bir süredir güzel gecenin yanına da hep Leblon’u ekler-(d)-im.

 Mekan ilk değişikliğe uğradığında gıcık olmuştum. Hatırlıyorum. Şimdi tadım mekanı gibi olan dj kabinin hemen yanından girilen küçük odanın eski halini hatırlayanlar vardır. Odanın en ucunda pencere kenarı sokağa bakan bir masa vardı. İşte o masa benim ritüelimdi. Uzun bir dönem neredeyse her cuma akşamı işten çıkıp tek başıma çok sevdiğim Asmalımescit’e yollanır. Leblon’da cam kenarına kurulur şarabımı yudumlayarak başlardım geceye. Sonra insanlar gelip giderdi yanıma. Leblon müdavimleri düşerdi bir bir. Aslında ortak arkadaşlarımız olmasına rağmen ilk orada tanıştım Arda’yla. Sonrada dev adam İsmet’le (Forza fındık shot kardeşliği). O kadar sık gider olmuştum ki tüm ekiple arkadaş olduk. Batuhan’ın gelişimini an be an izledim mesela. Çalışan, mekana emek veren herkesi gözümün önünden geçirebiliyorum şu an. Öyle çok vakit geçirdim ki mekanın gayri resmi pr elemanı haline geldim bir ara. Hatta insanlar özellikle filmden sonra rezervasyon yaptıramadıklarında beni arıyorlardı. Başka yerlere gitsem bile mutlaka yolumu Leblon’dan geçiriyordum. Hatırlarmısınız bilmem Cheers diye bir dizi vardı. İşte ”Herkesin adınızı bildiği yer ” benim için Leblon’du. 

 Dostlarımı götürdüm oraya, sarhoş oldum, partiler verdim, en sevdiğim insanlarla kadeh kaldırdım, deli gibi dans ettim. Aşklar gördüm, kavgalarda. Bir gün bir shot’ı çok beğendim. Şişeyle istedim. Adı kırmızılı içki kaldı. Kimi zaman gecenin yarısı tek başıma gittim. Kapanana kadar başında bekledim. Müthiş anılar sığdırdım o mekana ben. Kocaman gülümsemeli bir dost kazandım. Arda’nın veda yazısını okuyunca: gözlerim doldu. Sanki bir arkadaşımı kaybediyormuşum gibi hissettim. Yarın akşam orada olacağım. Yanlış anlaşılmasın veda etmek için değil. Anılarıma müthiş bir gece daha eklemek ve teşekkür etmek için.

nE DE oLsa aLPik’in dönüp doLaşıp geleCeği yer Leblon’dur.

 alpik 31.01.2014

 

 

Devamını Okuyun...


Arabada

Birlikte ölmek yakisir bize
Misal Bodrum’da bir arabada
Torba’dan Yalikavağa giderken

Ne sen bak ardımdan 
Ne ben 
Gözyaşı yok
Ayrılık yok
Öyle güzeliz ki biz 
Gideceksekte beraber
Kalacaksakta

Bodrum’da mesela
En sevdiğin yerde
Birlikte ölmek yakışır bize

(18082013)

Devamını Okuyun...


Sofular, Conan ve Sezen Aksu

Sezen Aksu’nun eski şarkılarını özellikle Git albümünü dinlediğimde aklıma hep Conan geliyor. Evet bayağı şu Kimeryalı devden bahsediyorum. Garip gibi gözükebilir. Ama değil. Eskiden kalma bir alışkanlık diyelim. Bir zamanlar vaktimin çoğunu geçirdiğim bir evden aklıma pelesenk olmuş bir mevzu. Sofularda bir sokak. Çocukluğumun en güzel hikayelerinin bir kısmının yazıldığı bu sokakta sıcacık kokusu burnumda bir evden bahsediyorum.

Tek çocuğum ben. Tek çocuk olmak bir başkadır. Kardeş sıcaklığını bilemez ya tek çocuklar hani. Aynanın ters yüzündeyiz işte bizde. Yalnızlığı sırtlanır her tek çocuk. Her zaman anneye babaya sığınamazsın arkadaş. Bir kendin vardır. Birde ben. Hepi topu sen işte. Hem annem hem babam işe gitmek zorundaydı. Babam Cerrahpaşa’da eczacı annem Kuledibinde bankacı. Evimiz Fatih Çarşamba’da. Ben yaramazmı yaramaz. Hani her ailede ailenin diğer bireylerinin hikayelerini anlattıkları çocuk varya: o benim işte. Büyük teyzem çok sonra büyüyünce demiştiki: oğlum ben senin yüzünden neler çektim bilemezsin. Şu kadınların günleri olur ya hani: teyzemi davet etmeden önce benim onda kalıp kalmadığımı sorarlarmış. Ondaysam, kusura bakma deyip davet etmezlermiş. Yuh demiştim içimden. Ne kadar yaramaz olabilirdim ki?

Teyzem yan apartmanda yaşardı. Ama ben halamda kalmayı daha çok severdim zaten. Sofulardaki o ev halamın eviydi. Hepsi benden büyük 3 kız bir erkek çocuk. Birde ben. Kendi halinde bir yalnızlıktı benimki. Kalabalıklar içinde yapayalnız bir çocuk. Halamı annemden babamdan daha çok görüyordum desem yeridir. Babam Cerrahpaşa’dan dönerken alırdı beni. Yürürdük biz hep. Babam hep yürürdü. Şimdide yürüyorum ben. İnsanlar şaşırıyor. Sen neden araba almıyorsun diyorlar. Babamın’da yoktu ne varki?

Sokak kalabalık. Şimdikiler gibi değil. Gerçek sokaklardan bahsediyorum. Düzensiz yapışık evler. Ara sokakları, apartman boşluklarını ve kestirmeleri bilirseniz, birazda gözüpekseniz:  Fatih’te normal yoldan çok daha uzun sürede ulaşabileceğiniz bir yere hızlıca ulaşmanın yolları vardır. Bir sürü arkadaş, domates, külah ve hatta taş savaşları, yılan, kızkaçıran, yoğurtçu çıngırağı, yukarı mahallenin çocukları, aşağı mahalledeki kız, zile basıp kaçmalar, sofular hamamının üstüne tırmanmalar uzarda gider. Sokak çocuğuydum ben. O sokağın çocuğuydum. Tabi çizgi romanlarım bittiyse. Çünkü en büyük zevkimdi onlar benim. Özelliklede Conan. Halamın Sofulardaki evinde Conan okurdum durmadan. Ve fonda hep benden büyük kuzenlerimin markası japonca bişi olan bir teypten sürekli dinledikleri Sezen Aksu olurdu. Defalarca okurdum aynı çizgi romanı. Bir kere yetmezdi. Defalarca dinlerdim Sezen Aksu’yu. Sonra halam bana makarna yapardı. Bazende ekmek arası helva yerdim bakkaldan. Babam hep yürürdü çünkü.

Hala da yürüyor. Ben Sofulara bayağıdır gidemedim. Halam orada oturmuyor. Arada ekmek arası helva yiyorum. Ama kendi evimde. Karşımdaki kütüphanede çizgi romanlarım duruyor. Conan’da var içinde elbette. Ve şu an Ah Mazi çalıyor. 

Çok özlüyorum o çocuğu

Öyle işte karışık biraz…

 

Devamını Okuyun...


Yani

Farkında olmadan geçiyor zaman. Yetişmek mümkün değil zaten. Ama insan etrafında hasıl olan güzel şeyleri bile kaçırıyor ya hani. Güzel insanları es geçiyor bazen. Oradan geçiyorlar oysa. Tamda yolumuzun üstünden. Görmek yetmiyor. Durup kulak vermek gerekiyor. Kimdir? Neyin savaşını vermektedir diye. Sadece görüntüye kilitli beyinlerimiz yanıltıyor bizi. Tıpkı dizi filmin birinde oynayan bir adamdan ibaret sandığım Fırat Tanış gibi.

Bir komedi dizisindeki karakterden ibaretti benim için aslında Fırat Tanış. Hatta ismini bile bilmiyordum. Öğrenme gereği hissetmiyordum. Bilgisayarımla haşır neşirken ses çıkarsın diye açtığım televizyonun bir köşesinde bir adamdı sadece. Sonra birgün acayip bir yorgunluğu yüklenmiş bir ses işittim. Arkadaşımın bilgisayarından yükselen bu sese kulak kabartmak zorunda hissettim:

Geçtiğimiz yolları arıyor gözüm yine

Sanırım şehir uzakta kalıyor

Ellerimi uzatsam tutmak isterim günü

Ama güneş her gece tepemde doğuyor

Yani diye devam ediyordu. O kadar puslu, o kadar keyifliydiki sesini açmasını istedim arkadaşımdan. Sonra kimdi bu diye sordum. İsmini söyledi. Gel bak dedi. Gözlerime inanamadım. O televizyon dizisindeki adamdı. Sonra araştırdım. Neler yapmış diye. Şaşırdım tabi. Şimdi durup durup dinliyorum. Çokta saygı duyuyorum. Vay be falan diyorum.

Switch diye bir klüp vardı eskiden. Bilenler bilir. Hani şu Muammer Karaca Çıkmazındaydı. Devamlı gittiğim bir yerdi eskiden. Devamlı gitmek kapıyı tanımak demekti. Ve belki işletmeyide. Birgün bir arkadaşım gidiyor oraya. Kılığı kıyafeti pek süslü olmaz onun. Biraz tıfıl bir tiptir. Evet yakışıklı falan değildir. Ama müziği iyi bilir. Nota bilgisi çok iyidir. Müzik yapar, şarkı yaratır. Çok özel bir yeteneğe sahiptir ve dünyanın en iyi insanlarından biridir. Sevdiği DJ’i dinlemeye gittiği o gece almamışlar onu içeriye. Tipini beğenmemişler kapıdaki müzikten zerre anlamayan arkadaşlar. Geri çevirmişler. Derdini anlatamamış. Bize ulaşamamış. Ve evine dönmek zorunda kalmış.

Çok kızmıştım o gece. Üzülmüştümde. Arkadaşımın hayranı olduğu DJ bir daha asla Türkiye’de çalmadı. Zaten o mekanda kapandı :( Hepimiz bodyguard’lar gibiyiz aslında. Kapımıza kadar gelen güzel insanları fark etmeden, garip yargılarla uzaklaştırıyoruz. Önyargılıyız. Görünüşlere takılıyoruz. Giydikleriyle insanları yargılayanlar bile var. Giydikleriyle kendini yargılayan kadar kötü değiller aslında. Sakalımı kesmediğim zaman daha az ikna edici olduğuma kim karar veriyor.? Tişörtle gittiğim bir toplantıda  gömlekle gittiğimden daha az fayda yaratacağıma inanan kim? Ceket giydiğim zaman neden daha fazla saygı görmeliyim ki? Ne kadar saçma! Toplantıda saatimin markasına bakan adam tipinin ayrıca hastasıyım. Bilmemne üniversiteliler, hede hödö kolejliler, kıçından puantiyeliler, biz bilmem kimler diye uzayıp giden sınıflandırmalar dünyasını hiç sevmiyorum.

Müzikten zerre anlamayanlar derken bile sınıflandırıyorum aslında. Ama ben hiç sınıflandırmıyorum iddiasında değilim zaten. Deniyorum sadece. Sizde daha çok deneyin bence. Kulak kabartmaktan yüksünmeyin. Kim bilir belkide karşınızdaki göründüğünden çok daha fazla hak ediyordur değer görmeyi? Belki hayatınız değişir o gün. Belli mi olur YANİ

 

Devamını Okuyun...


Saçmala

Eskiden, çok vaktim olduğu zamanlarda ki o zamanlar en çok kendimle kaldığım zamanlardı: olmadık hüzünlere yol almayı çok severdim. Hani bir şarkı dinlersin. Sonra bir daha ve bir daha… Yaş alıp gittikçe zamansızlıktan mıdır bilmem pek fırsatı olmuyor hüzünlenmeye insanın. E çalışıyoruz be arkadaş. Hüzün bizim neyimize. İş dediğin unutturuyor sorgulamayı. Peşinde koşulacak hedefler var ne de olsa. Aman diyeyim tutmaz falan. Neyse yahu nadir yakaladığım o anlardan birindeyim şimdi. Eski dostum Erdem saçmala diye bir başlık kullanırdı dili geçmiş bir sitede. Şimdi tamda o başlığı giydim anlayacağınız.

Dedim ya dili geçmiş zamanlarda unuttum ben yalnızlığımı. Oysa insan bir başına kalmalı bazen. Kendini dinlemiyorsan, kaptırıp zamana kayıp yaşıyorsun demektir. Düzenli ve benzer günler sıra sıra dizilir askerler gibi. Hep aynı komutlar. Hep aynı patikalar. Durağanlaşan hayatlar. Dingin bir koy arar sorsan insan. Hep aynı yerde güneşin batışını izlemecesine iddiaya koyar özgürlüğünü. Bilerek kaybedilen iddiaların resmi geçididir zaten hayat. Ve sonra kararlı olmak gerekir. Rüzgar çeker canı insanın. E yelken dediğin tamirde edilir. Bir kere açtınmı dönmesi zor. Bulması zor. O yelkeni yeniden açması daha da zor. Serde tembellik var.

Sende tembelsin lan Ubu! Oysa ne güzel yükünü almış, yelkeni açmış bir yere gidiyor gibiydin…

Devamını Okuyun...


Fortnum & Mason’da Scone – Londra

Giresun’lu Yakup adında bir çocukluk arkadaşım var. Bizim Yakup çok nazik adamdır. Hatta bizim arkadaş grubu içerisinde en normal adam odur. Ama ne yazık ki bir bağımlılığı var. Çay! Misal bize geldiğinde kapıdan girince ilk lafı merhaba yerine çay var mı diye sormak olur. Yoksa zaten mutfağa girip kendisi demler. Mümkün olabilirse gidene kadar içmeye devam eder. Eminim ingilizler Yakup’u tanısalardı heykelini falan dikerlerdi. Hemde tam Fortnum & Mason’ın içine.

Biz Türkler çayı çok fazla tüketiyoruz. Hatta bir araştırmaya göre İngilizler’i geçmiş durumdayız. İngilizler çay üretimi konusunda bizden çok daha geride olmalarına  rağmen 18. yy’dan beri kişi başına en çok çay tüketilen ülke durumundaydılar. Sanırım son iki yılda Yakup sayesinde arayı kapattık ve geçtik. Ama hala bu adamlar çayı çok seviyorlar. Çay mağazaları adını verdikleri yerler var. Ve Fortnum & Mason bunların en ünlülerinden biri.

Daha önce Londra’da yaşamış olan arkadaşım Çiğdem mutlaka Piccadily üzerinde bulunan bu çay mağazasına uğrayıp, çay salonunda scone yememizi önermişti. Öylesine dolandığımız bir akşam üstü Fortnum & Mason’ı karşımıda bulunca, hemen kendimizi içeriye attık. İçeriye girdiğimizde beklediğimizden çok daha büyük ve güzel bir mağaza ile karşılaştık. Her yer raflarla doluydu. Raflarda sadece çay değil, çayla birlikte tüketebilecek her şey ve çayı içmek için kullanabileceğiniz her türlü malzeme satılıyordu. Kocaman avizeler, tavana asılmış süsleri, heykelleri, raflardaki şekerlemeleri, kurabiyeleri aydınlatıyor, rengarenk ışıl ışıl ortam sizi birşeyler almaya itiyordu. Kendimize hakim olmayı deneyerek bu harika binayı gezmeye karar verdik. Çünkü 1707′de hizmete açılmış bu bina gerçekten müthiş bir görselliğe sahip. Bina tamamen işletmeye ait ve giriş katı dahil olmak üzere her katta restoranlar var. Restoranların her birinin dekorasyonu gerçekten görmeye değer. Özellikle 4. katta bulunan The Diamond Jubilee Tea Salon ‘a mutlaka çıkın derim.

Elbette giriş katında olduğu gibi diğer katlarda alışverişe devam etme şansınız mevcut. Ama biz yapılacaklar listemizde olan çay içip scone yeme eylemini gerçekleştirme arzusu ile direkt olarak giriş katına indik. Kendimizi The Gallery adlı restoran’a attık. Bu restoran 2012 yılında www.opentable.com adlı site tarafından Diners’ Choice ödülü verilen günün farklı zamanlarında farklı menüler sunan bir yer. Tabi bir de Gallery tea menüsü var. Ve scone bu menüde bulunuyor. Hedef belli olduğu için çok zorlanmadan scone siparişini verdik. Tabi içinde farklı bir demlik çay sipariş etmemek mantıklı olmazdı. Adetleri gereği çayın yanında mutlaka süt getiriyorlar. Çaya süt karıştırarak ve kupayla içiyorlar. İçeri girerken gözüme kestirdiğim tatlılardan (çikolata varsa bende varım) istemeyi ihmal etmedim elbette. Ve Londra’da scone ile 5 çayı şehir efsanesini gerçekleştirmiş olduk. Tabakta iki tane scone, krema ve çilekli marmelat ile birlikte geliyor. Neymiş bu scone arkadaş diyenler için anlatmayı deneyeceğim. Ama yemeden tadını anlamak pek mümkün olmayacak herhalde. Sanki KFC’de verilen tekerleğe benzeyen ekmek gibi. Ama tam olarak ekmek değil. Kurabiye ile kek arası birşey desem belki anlarsınız. Yani umarım.

Hoş Fortnum & Mason’a uğramak için bizim gibi scone bahanesine ihtiyacınız yok. Çünkü tatlılar enfes. Ayrıca restoranlarında her damağa uygun yemek ve içki bulabilmek mümkün. Mekanın aslında mağaza ve hediyelik bir şeyler almak için ideal bir yer olduğunu unutmayın. Çıkarken dayanamayıp aldığım yukarıda gördüğünüz süslü kutuda satılan bitter çikolatalı kurabiyelerden bir koli almadığım için o kadar pişmanım ki… Neyse yolumuz Londra’a bir kez daha düşecek gibi nasılsa. Yakup’un içini rahatlatarak yazımı bitirmek istiyorum. Bir ince belli değil kardeşim :)

Fortnum & Mason plc
181 Piccadilly
London
United Kingdom
W1A 1ER

Phone: 0845 300 1707
FAX: 0207 437 3278

http://www.fortnumandmason.com

 

 

Devamını Okuyun...


Spitzingsee = Huzur

 Bazen gitmek ister ya insan hani. Sadece bulunduğu yerden uzağa. Gürültüden, kalabalıktan, işten güçten herkesten gitmek. Dönmecesine ama. Gitmek için gitmek. Biraz nefes, biraz daha az ses. Münih uçağına binerken iş konuşulacak üç gün ve yine bir büyük şehir vardı planda. Ancak indiğim zaman öğrendim ki kalacağımız otel şehrin içinde değilmiş. Hatta dağın tepesinde bir yerdeymiş dediler. İsmini sorduğumda hala telafuz etmekte zorlandığım şu kelimeyi söyledi bizi oraya götürecek olan taksici : Spitzingsee

Devamını Okuyun...


Adwords reklamverenin kendine yakışanı giymesidir

2007 senesinin Mayıs ayında askerden geldim ben. İstanbul’u özlemiştim. Ailemi, sevgilimi, arkadaşlarımı, sokakları, boğazı, denizi, herşeyi özlemiştim. Ama özlemekle karın doymuyordu. Askere gitmeden önce fena para kazanmıyordum. Standartlarım vardı. Ve büyük kısmı para kazandırmayı gerektiriyordu. Eski çalıştığım sektörden tekliflerde vardı. Eski işimden gel başla diyorlardı. Görüşmelere başladım tabi. Ama bir türlü karar veremiyordum. O sırada eski dostum Orkun aradı ve dediki: biz bir SEM ajansı kuruyoruz, aramıza katılmayı düşünürmüsün? Ve 1-2 ay dinlenmeyi, hatta yazı boş geçirmeyi düşünürken yeni bir oluşumun ve 2006′dan beri süregelen bir SEM ajansı dinamiğinin içinde buluverdim kendimi.

Devamını Okuyun...


Ben’s Cookies – Londra

Cookie denilen şeyin ilk olarak müslümanlar tarafından avrupaya götürüldüğünü ve avrupalıların cookie yapmayı müslümanlardan öğrendiğini biliyor muydunuz? Çok seyahat eden toplumlarda uzun süre dayanabildiği için çok önemli bir besin maddesiymiş cookie. Diğer adıyla bisküvinin tarihi 7. yüzyıl’a kadar dayanıyor anlayacağınız. O kadar uzak geçmişe gitmeye gerek yok tabi. Çünkü biz şekerin kullanılmaya başlanmasından, hatta içine çikolata doldurmayı akıl ettikleri (kimse o muhterem artık) zamandan sonraki cookie lerden bahsedeceğiz.

Devamını Okuyun...


Notting Hill – Londra

Londra aslında filmlerden aşina olduğumuz doğal bir set. Amerika’dan sonra en fazla film çekilen şehir aynı zamanda. Batman Begins, V for Vendetta, 28 Days Later gibi filmleri hatırlarsınız herhalde. Londra sokakları filmler için yapılmış gibi. Trainspotting filminin arka planı tamamen Londra simgeleri ile doludur mesela. Sonra beni derinden etkilemeyi başarmış Closer’da burada çekilmiştir. Bu filmlerin çoğunda Londra’nın karanlık atmosferini hissedersiniz. Ama bu şehrin tüm filmleri kasvetli değil elbette. Bazıları en iyi romantik komedileri İngilizler çeker demekten çekinmezler. Düşünüyorumda  doğru galiba. Her ne kadar Londra’da çekilen aşk filmleri içinde Bridget Jones Diary en iyisi gibi gösterilse de benim için hep Hugh Grant ve Julia Roberts’lı Notting Hill (1999) olmuştur.

Devamını Okuyun...

Fazla kilolardan mı şikayetçisiniz? O halde neden mide küçültme ameliyatı nı denemiyorsunuz. mide küçültme ameliyatı, zayıflamak isteyenler için kesin bir çözüm sunuyor. Üstelik çok kısa bir süre içersinde hayal ettiğiniz kilolara kavuşabilirsiniz.
Onlarca birbirinden farklı ribon çeşidiyle firmamız, sizlere en kaliteli ürünü en uygun fiyatlardan vermeyi amaçlıyor. Resin ribonlar daha çok sentetik ve plastik etiketler için uygundur. Fiyatları Wax Resine göre daha pahalıdır. Resin ribon en dayanıklı ribon çeşididir. Aşınmaya, kimyasallara ve yüksek ısıya maruz kalacak etiketlerde tercih edilir.Tekstil baskılarında en ağır yıkamalara dayanıklı ribon olan resin ribon alkol testinde de çıkmamaktadır. Resin ribonla polyester, polimid, polipropilen ve polietilen etiketlere baskı yapmak mümkündür. Reçine oranı diğer türlere kıyasla en yüksek seviyededir. Karışımında karbon, bazı kimyasallar, reçine ve balmumu kullanılır. Wax Resin ribonlar adından da anlaşılacağı üzere wax ile resin kalite ribon arasındadır. Fiyat olarak wax ribonların ortalama olarak 2 katı fiyatında resin ribonların ise yarı fiyatındadır. Bazı barkod yazıcılar normalde kağıt bazlı etiketler üzerine baskı için wax ribon kullanılması gerekiyorken wax resin ribona ihtiyaç duyarlar. Bu durum barkod yazıcının baskı kafası ile alakalıdır. Wax ribon, genel amaç ile ekonomik olarak termal transferi yapılmasını sağlayan ribon çeşididir. Kağıt bazlı etiketlere baskı alırken kullandığımız wax ribonlar uygun fiyatları ile de baskı maliyetini düşüren ribon çeşididir. Plastik bazlı etiketler hariç diğer tüm etiketlerin %90′ ına yakınına wax ribon ile baskı alabilirsiniz.
Caminin önünde ve iki yanında geniş cami halısı dış avlusu olup bunun çevresi pencereli duvarlarla çevrilidir. Bu avulya 3 ü cephede olmak üzere, 8 kapıdan girilir. Şadırvan avlusu, 26 adet granit mermer ve porfir sütuna oturtulmuş, 30 kubbeyle çevrili geniş alandır. Mermer döşemeli bu geniş sahanın ortasında 6 mermer sütunlu şadırvan, sahanın azametini gösterir. Şadırvanın kemerleri, kabartma olarak Rumi geçmelerle ve köşebentleri, kabartma, lale ve karanfil motifleriyle bezelidir. İç avluya, biri cepheden ikisi yandan olmak üzere herbiri merdivenli 3 kapıdan girilmektedir. Bu kapılarla dış avlunun cümle kapısı, ozamana kadar benzeri görülmemiş bronz kapılardır. Kubbeden aşağı doğru indikçe mekan yayılmaktadır. Bu piramidel yükselme ve yayılma sonucunda göz yanlara ve yukarıya doğru aynı mesafelere ulaşmaktadır. Bu özelliklerden dolayı, mekanın neresinde olursanız olun, bütün mekana hakim görüş sağlarsınız. Kubbe yaklaşık olarak 43 metre yükseklikte ve köşeleri pandantifle doldurulmuş 4 muazzam kemer üzerine oturtulmaktadır. Caminin su basmanı üzerinde olması ve kubbe yüksekliği nedeniyle pencereleri oldukça fazladır. Böylece caminin içini süsleyen binlerce çini ve kalem işleri tatlı ışık altında görülmektedir. Caminin içindeki en önemli unsur, ince işçilikle yontulmuş mermerden yapılma mihraptır. Bitişik duvarları, seramik çinilerle kaplanmıştır fakat çevresindeki çok sayıdaki pencere onu daha az ihtişamlı gösterir. Mihrabın sağında, Caminin en kalabalık halinde dahi olsa, herkesin imamı rahatça duyabileceği şekilde dekore edilmiş mimber bulunur. Caminin içi her katında alçak düzeyde olmak üzere 50 farklı lale deseninden üretilmiş 20binden fazla çini ile döşenmiştir. Alt seviyelerdeki çiniler, geleneksel galerideki çinilerin desenleri çiçekler meyveler ve servilerle gösterişli ve ihtişamlıdır.
mide küçültme ameliyatı, zayıflamak isteyenler için kesin bir çözüm sunuyor. Üstelik çok kısa bir süre içersinde hayal ettiğiniz kilolara kavuşabilirsiniz.
tüp mide, mide küçültme ameliyatı

Visit also our social profiles:

Scroll to top