Invent

Santiago de Cuba


Havana’dan bindiğimiz uçak dışarından da yeterince felaket görünüyordu zaten. Ama içine girdiğimizde gerçekten bu uçağın havalanıp yeniden yere ineceğine dair duyduğumuz endişe bir hayli artmıştı. Kargo uçaklarındaki gibi kıç tarafından bindik uçağa. Oturduğum koltuğun hemen altından sol taraftan gelen tıııısss sesi ve ardından diskolardaki sis makinalarından çıkanlara benzeyen bir duman çıkması bizi bizden aldı Dünyayı kurtaran adam filmine ışınladı. Uçakta dönen muhabbeti az çok gözünüzde canlandırabilirsiniz herhalde. Koltuklarıyla sevgili olan insanlar ve ne zaman düşeriz acaba muhabbetleri arasından sıyrılan muhtemelen soğuk savaş sırasında Ruslar’dan alınmış uçağımız Santiago’ya indi.

 

 Santiago aslında Küba’ya geldiğiniz zaman mutlaka görmeniz gereken bir şehir. Çünkü İspanyolların kurduğu, donanmalarının Karayiplerdeki ana üssü haline getirdiği bu liman şehri inanılmaz bir tarih ve sanat birikimini içinde barındırıyor. Aslında Santiago Küba’nın ilk başkentidir. Ve Fidel Castro önderliğindeki ilk saldırının yapıldığı şehirdir. 26 Temmuz hareketi olarak bilenen ve 1953 yılında Moncada Kışlasına yapılan başarısız saldırıdan bahsediyorum.

Fidel Castro ve gerillalarının silahlarından çıkan kurşunları izleri hala duvarlarda duruyor.

Bu saldırı sonrasında önce tutuklanan sonra sürgün olarak Meksika’ya gönderilen Fidel (ki Che ile bu sürgünde tanışıyorlar) sürgünden döndükten sonra şehrin etrafını çevreleyen Sierra Maestra dağlarına sığınmıştır. Aslında oradaki yerel rehberimizin anlattığına göre hikaye şöyle: ünlü “Granma” (Havana’da sergileniyor) yatıyla tam 82 isyancı Veracruz Meksika’dan yola çıkar. Fakat olaylar umdukları gibi gelişmez ve kıyıya çıktıkları yerde bir saldırıya uğrarlar. Çoğu öldürülen ve dağılan grup daha sonra Sierra Maestra dağlarında bir araya gelirler. 12 kişidirler umutlar tükenmiştir. Ve bu 12 kişi içerisinde Ernesto “Che” Guevara, Camillo CienFuegos (Aslında devrimin 3. güçlü adamı), Fidel ve Raul Castro vardır. Herkesin anlattığı aslında göründüğü kadar görkemli olmayan o isyan işte bu dağlarda filizlenir.

Casa de Diego Velazquez villasından bir oda

İşte o isyan sonrasında Fidel Castro’nun zaferini ilan ettiği belediye binasının da bulunduğu “Eski Şehir” merkezindeki keyifli meydana havaalanından kısa bir otobüs yolculuğu ile ulaşabiliyorsunuz. Ve hemen anlıyorsunuz ki: keyif Küba’nın her yerinde karşınıza çıkacak ve sizi gülümsetecek. Tıpkı bu meydanda olduğu gibi… Yazımın devamında bu kelimeyi inadına kullanacağım. Çünkü insanlar yaşamak hadisesinin kendisinden keyif alıyorlar bu ülkede. Zaten başka çareleride yok. Meydan’ın bulunduğu yere ve çevresine eski şehir deniyor. Burası hakikatten çok eski. Çünkü bu meydanda girişi bulunan “Casa de Diego Velazquez” villası 1514 – 1529 yılları arasında yapılmış. Şehrin ilk ispanyol valisinin eviymiş ve onun adını taşıyor. Şu an içine girebiliyor ve o döneme ait eserleri, ev eşyalarını inceleyebiliyorsunuz.

Nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum gerçekten. Ama harika bir orkestra 1500’lü yıllara ait bir villanın avlusunda inanılmaz bir müzik ziyafeti sunuyorken siz o yıllara ait yaşamın içerisinde dolaşıyorsunuz. Villayı gezdikten sonra avluya serilip kulağınızda o muhteşem tınılar yaşamanın keyfini çıkarabilirsiniz. O orkestra her zaman orada oluyormuş.

Santiago belediye binasının ve katedralin olduğu Parque Cespedes adlı meydan

Meydanda daha önce bahsettiğim gibi Belediye binası ve hemen yanında “Nuestra Senora de la Asuncion” Katedralini görebilirsiniz. Bu katedral Küba’da yapılmış olan ilk katedral. Meydan’ın ortasında “Parque Cespedes” adında bir park var. Meydana adını veren bu parkın ortasında ise çeşitli yaşlardan insanlar satranç ya da domino oynuyorlar. Genelde yaşlı insanlar ellerinde türlü müzik aletleri ile duygularınıza hitap edip para kazanmaya çalışıyorlar. Zaten müzik bu şehirde her yerde sizi takip ediyor. Parkın etrafında eski arabalar taksi hizmeti için sizi bekliyorlar. Belediye binasını karşınıza aldığınızda solda Hotel Casa Granda ve onun hemen altında çok güzel bir kafe-restoranı var. İçkinizi yudumlarken bu meydanı tüm coşkusuyla yukarıdan izleyebilirsiniz. Ama sonra parkın kenarını kaplayan banklara oturup bu keyifli curcunaya dahil olmak çok daha mantıklı gözükecek inanın.

Meydandan çıkıp otelin hemen yanından sokakların içine daldığınızda aslında müzikle üstü kapatılmaya çalışılan bir yoksul yaşamın bu şehrin gerçeği olduğunu fark ediyorsunuz. Evler gerçekten çok eski. İnsanlar küçücük evlerde tıkış yaşamak zorundalar. Belki de dansı ve müziği bu kadar çok sevmelerinin ana nedeni budur diye düşünmeden edemiyor insan. Ara sokaklarda bir kitapçıya rastlıyoruz. Girişinde, üzerinde Türk’lerin kartlarınında olduğu kartvizitlerden ve notlardan oluşan bir pano var. Bizim Ali’de bu fırsatı kaçırmıyor ve hemen kartvizitini yerleştiriyor.

Biraz sonra karşımıza yine heybetli bir yapı çıkıyor. Üzerindeki yazı tanıdık: Bacardi. Meğer o içtiğiniz Bacardi’nin sahipleri Santiago’luymuş. Hatta Emilio Bacardi Santiago’nun eski belediye başkanıymış. Şu an Amerika’da yaşayan Bacardi’ler şehirde yaptırdıkları bu görkemli binayı müzeye çevirmişler. İçinde bağımsızlık savaşına ait birçok eser segileniyor. Ayrıca arkeolojik eserler ve hatta birkaç mumya bile var. Hemen karşısında yine müzik yapan bir grupla karşılaşıyoruz.

Ve keyifle onlara katılıyoruz. Küçük konserimizden sonra yeniden yollara düşüyoruz ve şehirdeki UNESCO miras listesine girmiş yapıldığı günkü haliyle korunabilen ender kalelerden birine doğru yolalıyoruz. Bu arada rehberimiz bize bu şehirdeki bir mezarlıkta Küba bağımsızlık mücadelesinin öncüsü , şair ve yazar José Marti’nin (Ankara’da bir heykeli varmış) mezarının olduğunu anlatıyor. Cementerio Santa Ifigenia isimli bu mezarlıkta bir çok isimsiz kahraman José Marti’ye eşlik ediyor.

 “Castillo de San Pedro de la Roca” kalesi gerçekten inanılmaz. Elbette biraz restorasyon görmüş. Fakat limanı korumak için yapılmış bu kalenin tepesinden sadece manzarayı görebilmek için bile 10km yolu tepebilirim.  Korsan saldırılarına karşı yapılmış bu kalede hem İspanyolların hemde Amerikalıların katkısı var.  Bu ilginç karma mimarili kalenin burçlarına çıkın ve körfez manzarasının tadını çıkarın. Ne zaman böyle yüksek bir yerlere çıksam nedense kendimi kaybediyorum ve daha özgür hissediyorum. Oysa bir kaledeyiz ve zindanları dahi aynen duruyor. Kaleyi şu an Küba ordusu mensubu askerler koruyor. Fakat bakımını yapıyorlar demek daha doğru olur. Çünkü kale daha çok müze gibi kulanılıyor. Kalenin hemen biraz gerisinde benzer manzaraya sahip El Morro adındanki restoranda keyifli bir yemek yiyebilirsiniz. Elbette müzik eşliğinde.

Santigo’nun tek meydanı eski şehirdeki parkın olduğu yer değil elbette. Özgürlük burdaki en önemli şeylerden biri. Ve Santiago’nun da bir Plaza de la Revolution‘u var. Bu büyük meydanda General Antonio Maceo’ya adanmış devasa bir anıt var. General şaha kalkmış bir atın üstünde heykelleştirilmiş. Bu zamanında büyük kitlelerin buluştuğu, protestoların yapıldığı meydanı gördüğünüzde aslında Santiago’nun pekte küçük bir şehir olmadığını fark ediyorsunuz. Zaten şehirde bulunduğum iki gün bana yetmedi. Gezemediğim birkaç yer kaldı.

Santiago’nun küçük evleri, dar sokakları yani eski şehir sizi aldatmasın. Çünkü burası aslında Küba’nın 2. büyük şehri. Gece olupta ışıklar yandığında Santiago bambaşka bir havaya bürünüyor. Sanki gece klübüne giden alımlı bir kadın gibi süsleniyor. Ve gündüz daha küçük gözüken şehrin sokakları gece uzadıkça uzuyor. Şehrin ışıkları bizi büyüleyince soluğu Casa De La Trova’da alıyoruz. Santiago Salsa’nın doğduğu şehir. Burada yerel halkın kıvrak dans figürlerini seyrederken ister onlara katılırsınız ister romunuzu yudumlarsınız. O size kalmış. Balkona çıkarsanız aşağıdan içeriye girebilmek için sizin onları davet etmenizi bekleyen genç kızlarla gözgöze gelebilirsiniz. Mohito’yu bizim en şaşalı mekanımızdan iyi yapıyorlar. Aman diyeyim fazla kaçırmayın. Ya da kaçırın. Dans salonuna döndüğümde gerçekten çok yaşlı bir çiftin yaşlarından beklenmeyecek bir kıvraklık ve ustalıkla dans ettiklerini gördüm. Ağzım açık bu seyrin keyfini çıkarmaya koyuldum. Sizde mutlaka bir akşam bu Casa de la Trova’ya uğrayın derim.

Kübalılar gerçekten çok ilginç insanlar. Yokluk içinde yaşamalarına rağmen yaşama tutunmayı biliyorlar. Her yer sanat, resim, müzik ve dansla dolu. Otelde akşam yemeği yerken rehberimiz yanımıza geldi. Rengi solgundu.  Kısa bir süre oturduktan sonra odasına gitmek için izin aldı ve ayrıldı. Ertesi gün merak ettik ne olduğunu sorduk. Meğer biz dinlenirken şehrin arka mahallelerini gezmeye çıkmış. Orada bir aile ile tanışmış. Evlerine davet etmişler. Onlarla bir süre sohbet etmiş. İçinde yaşadıkları sefaletten dolayı kendinen utanır hale gelmiş. Biz belkide sadece 1 km ötede kuş sütünün bile eksik olmadığı bir masada yemekteyken onların durumu gözlerinin önünden gitmediği için masadan ayrılmak istemiş. Düşünsenize 2012’de bu insanlar yiyeceklerini hala karne ile alıyorlar. Çocuklarına sütü oda verilirse yine karne ile almak durumundalar. Kalem istiyorlar sizden. Çünkü paradan daha çok kaleme ihtiyaçları var. Böyle bir yaşam standardı içinde dahi insanlar eğlenmeye devam ediyorlar. Yine bir akşam tanıştıkları çok başarılı bir cerrah olduğunu öğrendikleri doktora bizimkiler soruyor:

– Neden burada yaşıyorsun? Sonuçta Amerika’ya ya da başka bir yere gidip çok daha iyi standartlara sahip olabilirsin? İşini orada daha iyi yapabilirsin. Daha çok para kazanabilirsin.

Santiago doğumlu doktor şöyle cevap veriyor

– Benim işim insan hayatı kurtarmak. Ve kendi vatanımda bunu zaten özgürce yapabiliyorum. Ayrıca kendime Rom alıp arkadaşlarımla sohbet edecek parayı bulabiliyorum….. . . .


Bir cevap yazın

Visit also our social profiles:

Scroll to top