Invent

aşk


Paris’te gece yarısı

 

Temmuz ayında Paris’teydim. İlginç bir şekilde hayal ettiğim gibi değildi. Daha önce Paris’e gitmediyseniz orayı görmeden geçirdiğiniz yıllar beklentilerinizi durmaksızın daha üst seviyeye taşıyabilir. Zira herkes gibi Paris’te geçen aşk hikayeleriyle, filmleriyle, romantizmin başkenti klişesiyle doldurulursunuz. Ve Paris’ten yolu geçen şairler, yazarlar, ressamlar, şarkıcılarla ilgili okursunuz. Bir şehir düşlersiniz: aşk, sanat ve ışıklardan yapılmış. Benim içinde beklentilerim yüzünden hayal kırıklığıydı. Ama bu başka bir yazımın konusu olacak.

Woody Allen filmlerini severmisiniz? Çok yorum yapamayacağım bir konu aslında. Zira bolca seyretmemiş olsamda hep sıkıcı filmler olurmuş gibi bir önyargıya sahibim. Ama bu önyargımdan bu akşam kurtuldum. Hatta Woody Allen serisine başlamayı düşünüyorum. Sebebi ise çokta hevesli olmadan seyretmeye başladığım ve biraz önce biten  Paris’te gece yarısı (Midnight in Paris) filmi. Owen Wilson gece yarısı bilmediği bi şehirde kayboluyor. (Eğer filmi seyretmediyseniz en azından bir sonraki paragrafa atlamalısınız) Sonra merdivenlerde geceye teslim olmuş otururken eski bir araba geliyor. İçindekiler onu davet ediyorlar. Ve bindiği o eski araba onu 1920’lerin Paris’ine götürüyor. Sonra Ernest Hemingway, Scott Fitzgerald, Salvador Dali gibi isimlerin içine dahil olduğu müthiş bir masal başlıyor. Masalları çok severim. Sıcacık olur içi insanın okurken. İşte bu filmde sıcacıktı. Yüzümde bir gülümseme yer etti seyrettiğim 90 dakika boyunca.


Devamını Okuyun...


Yaşamak; Fakat zevk alarak

 

Sabahın körüydü yine. Sıcacık yatağımdan kalkıp soğuk günün içine dalmam gerekiyordu. Tabi öncelikle herhangi bir toplantı olasılığına karşı sakallarımı kesmem gerekiyordu. Çünkü sakallarım çok önemliydi, toplantıda anlatacaklarımdan çok daha fazla önemliydi.

Devamını Okuyun...

Visit also our social profiles:

Scroll to top